27 Şubat 2015 Cuma

klişelerden arınmış matematik filmi : x+y

morgan matthews ilk uzun metrajlı filmi olan x+y ile bizlerle buluştu. sosyalleşme sorunu olan matematik aşığı bir çocuğu konu alan bu filmi, if film festivalinde izleme fırsatı bulabildim. sanıyorum if bu filmi bizlere izleme şansı tanımasaydı adından pek haberdar olamayacağım bir film olacaktı. festival takvimime koymama rağmen bu filme gitmeyi istedim ve filmden çıktığım zaman takvime koymamanın ne kadar yanlış olduğunu anladım. takvime koymama sebebim konusu artık klişeleşen matematikçilerin anlatıldığı filmden sıkılmış olmamdı. fakat x+y konusu ve konuyu işleyiş şekli ile büyük bir ters köşe yaptı.

matematikçilerin anlatıldığı filmlerin bir çoğu biyografi başlığı altında geçiyor. diğer kalanlar ise birbirinin kopyası olan filmler. fakat x+y konusu matematikte olsa, bu konuyu çok farklı ele almış. matematiğin çevresinde dolaşıyor fakat bize bambaşka duygular yaşatıyor. filmin en güzel özelliği, film içerisinde başrolün hayatını izlediğimiz kadar, diğer karakterleri de aynı oranda izleyebiliyoruz. tüm karakterlerin birbirleri ile olan iletişimleri ve hepsinin bambaşka iç dünyalara sahip olması, filmin bizi hiç sıkmamasını sağlıyor.

özenle seçilmiş bir casting, klişelerden arınmış ağır dramatik bir hikaye ve biraz da komedinin yardımıyla ortaya çok kaliteli bir iş çıkmış. rafe spall harici tanıdığım bir oyuncu yoktu. fakat film çıkışı nathan karakterini oynayan asa butterfield ve nathan'ın annesi julie rolündeki sally hawkins'i beğenmeme ihtimaliniz yok. tabi bu isimlere ek olarak, filmin içerisindeki en tatlı karakter ödülünü alabilecek nathan'ın içerisindeki o duyguları, küçük sevgi dokunuşları ile ortaya çıkarabilen çinli oyuncu jo yang'e de değinmezsek olmaz. birbiriyle böylesine uyumlu bir casting zor bulunur. özellikle morgan matthews'ın daha ilk uzun metrajlı filminde bu kadar isabetli seçimleri yapması takdir edilesi.

film başta da söylediğim gibi sosyalleşmekte sıkıntı çeken, matematiği çok seven fakat içinde garip duyguları yaşayan nathan'ı anlatıyor. genç yaşta, çok sevdiği babasını birlikte geçirdikleri bir trafik kazası sonucu kaybetmesi ile zaten içine kapanık olan nathan çevresiyle alakasını iyice kesiyor. çevresinde o'nu çok seven karakterler olmasına ve o'da içinde bir yerde bu duygulara karşılık veriyor olmasına rağmen, bu duygularını saklamayı tercih ediyor. nathan bu duygular yerine sadece mantığın işin içinde olduğu matematiğe yöneliyor. çevresindeki insanları sevmek yerine matematiğe çok daha fazla bağlanıyor. ta ki gerçek duygularını ortaya çıkaracak dokunuşu yapacak olan zhang mei ile karşılaşana kadar. elinin sıkılmasından bile korkan nathan, kalbini ve en derindeki o duygularını zhang mei'ye açıyor. işte bu sahneyle birlikte o klişeleşmiş matematik filmlerinin dışına çıkıyoruz. çünkü x+y bizlere, en bencil ve özel sayılan matematikçilerin bile küçük bir sevgi dokunuşu ile nasıl hayata bakışlarının değişeceğini anlatıyor. artık nathan hayatındaki tüm sorunları domino taşları gibi yıkarak ortadan kaldırıyor.

filmin içerisindeki göndermeler inanılmaz derecede güzeldi. nathan'ın çok odaklandığı matematik olimpiyatlarında çözdüğü sorulardaki kırmızı, sarı ve yeşil renkleri babasını kaybettiği kazadaki trafik işaretlerine bağlaması, aslında aynı kendisi gibi olan öğretmeni humphreys ile aynı anda aynı duyguları yaşaması bunlardan birkaçı. kendisini dışarıya açamayan öğretmen ve öğrencinin aynı anda, aynı sevgi dokunuşu ile içindeki güzel duyguları dışarıya bırakmasını ve alkışı toplamasını art arda gelen iki sahne ile görüyoruz. film zaten içerisindeki metaforları çok karmaşık hale getirmemiş. gerek geriye dönüşler ile, gerekse diyaloglar ile metaforların bir çoğu açığa kavuşmuş. bu yönüyle de izlenebilirliği arttırmış ve sıkıcılığı ortadan tamamiyle kaldırabilmiş.

filmden çıktıktan sonra başta bahsettiğim klişelerden arınmış senaryo, başarılı casting ve komedi denklemini kafanızda çok daha rahat kuracağınıza emin olabilirsiniz. ayrıca eminim ki morgan matthews bu film ile bir çok hayran yaratacak kendisine. uzun yıllar boyunca belgeselle uğraşmış genç yönetmenin ismini daha çok duyacağız gibi geliyor. umarım da öyle olur, yoksa genç yaşta böyle kaliteli kişilerin silinip gitmesi çok üzücü. x+y, 2014 filmleri arasında umarım kısa süre içerisinde hakettiği yere gelir ve bir çok sinemaseverin gözde filmlerinden bir tanesi olur. çünkü tüm denklemi ile bu film, bu geri bildirimleri hak ediyor.

24 Şubat 2015 Salı

felsefe kokan film : pk

neden bilmiyorum ama hint sineması ile aramda her zaman bir mesafe varmış gibi geliyor. filmi izlemeye başlamadan önce samimi olmaya çalışırken samimiyetsiz olmayı başarabilen, içerisinde garip danslar barındıran ve kalitesiz oyunculuklara hazırlıyorum kendimi. fakat ne zaman ki bir hint filmi izlesem günlerce filmden çıkamıyorum. bu kadar da başarılı olunmaz ki diyorum. bu garip ve anlamsız ön yargım belki nice güzel filmi kaçırmamı sağladı fakat ön yargıma rağmen yakalayabildiğim filmler bana bir çok şey katarken bir yandan da harika zaman geçirmemi sağladı.

pk'da tam olarak böyle bir film benim için. rajkumar hirani'nin yönettiği ve başrolünde bir hint efsanesi olan aamir khan'ın 2014 senesi komedisi olan pk. ilk yarım saat boyunca biraz sıkıcı olan ve ekrana bakmak yerine duvarı izlemeyi tercih edebileceğiniz bu film, yarım saat sonra sizi öyle bir ekrana bağlıyor ki, yaşamayı unutuyorsunuz desem yeridir. sürükleyiciliğinin yanında komedinin olması, aynı zamanda ağır bir dram ve felsefe ile süslenmiş olması da filmin aslında ne kadar inanılmaz bir yerde olabileceğini kanıtlıyor. bütün duyguları tek bir filmde bu kadar yoğun olarak yaşatmak ve bu duyguları yaşatırken de bu kadar düşündürebilen bir filmi daha önce izlemediğimi söyleyebilirim.


filmin merkezi kategorisi felsefe desek yanılmış olmayız heralde. her ne kadar komedi ve romantik başlığı altında da görsek, bütün bir film boyunca çok güzel bir sorgulama izliyoruz. aamir khan'ın oynadığı peekay karakteri, dünya üzerindeki din oluşumunu ve tanrı'yı bütün çıplaklığıyla sorguluyor. hindistan gibi binlerce inanışın olduğu bir ülke'de böylesine bir sorgulamayı bu kadar açık yapmak da bu filmin ne kadar zor oluğunun kanıtlarından sadece bir tanesi.

filmin başında, dört milyon uzaklıktaki bir gezegenden gelen uzaylı peekay dünya ile tanışıyor. bu tanışma da dünya'ya yeni gelen bir çocuğun tanışması gibi oluyor. tamamiyle çıplak ve sürekli sorular sorarak öğrenmeye çalışan bir karakter. kendisini dünya'ya getiren uzay gemisini çağırmaya yarayan aleti bir hırsız tarafından çalınıyor ve hikaye başlıyor. tüm insanların biz yardım edemeyiz, sana tanrı yardım edebilir tavsiyesine kulak verip tanrı'yı aramaya koyuluyor. bu arama esnasında yolu başarılı bir televizyon çalışanı olan jaggu ile kesişiyor. jaggu'nun o'na inanması ile pk artık kendisini daha iyi ifade edebilecek hale geliyor ve tanrı'yı arama sürecine jaggu'yu ortak ediyor. bu noktadan itibaren hikaye bir anda çok başarılı sayılabilecek bir felsefe filmi haline dönüşüyor. pk, tanrı'yı, insanların kendi menfaatleri uğruna yarattıkları bir oluşum olarak görüyor ve insanların bu oyunlarına yanlış numara ismini veriyor. bütün dinleri tek tek sorgulayan bir isim olarak tüm tabuları aslında istemeden yıkmaya başlıyor. böylesine hassas bir konuya değinirken tek bir dini sorgulamak yerine bütün dinleri tek bir potada eritiyor. bu yüzden de pk bütün insanlığın izlemesi gereken bir film haline gelmiş.

rajkumar hirani bu başarılı felsefeyi anlatırken, sanatı ağır bir şekilde işlemek yerine komedi dilini tercih etmiş. aamir khan zaten hint sinemasının en çok gülünen ve en çok sevilen karakterlerinden birisi. bir de böyle kaliteli filmler ile karşımıza çıkınca kendisine hayran olmamak elde değil. kendisine bütün film boyunca anushka sharma eşlik ediyor. en az aamir khan kadar yetenekli olan anushka'da filmin hakkını verecek bir oyunculuk sergilemiş. zaten filmde başarısız diyebileceğimiz hiç bir oyunculuk yok. nedendir bilmiyorum ama kesin berbat oynamışlardır diye başladığım her hint filminin oyunculuklarından tatmin olduğum kadar hiç bir filmin oyuncuları beni tatmin etmiyor.

kahkahanın doruklarına çıkarken bir anda ağır dram ile kalbinize dokunan, tam bu duyguya da alıştığınız anda sizi düşünmeye iten, kısacası her dakika farklı bir duyuya hitap eden bir film. bu duygu geçişlerini bu kadar başarılı yaptıkları için filmin sürükleyiciliği ve izlenilebilirliği çok yüksek. zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, sizlere bu dönemin en çok tartışılan konusunu açık, sade ve tatlı bir dil ile anlatılan bu filmi kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. benim gibi her hint filminin başına ön yargılarıyla oturan bir kişinin bile hayatı boyunca izlediği en güzel filmlerden birisi olabilen pk'yı izlemeyen kişiler hayatlarında büyük bir eksikliğe sahip olacaklardır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

87. akademi ödülleri

bu sene 87. kez yapılacak olan oscar ödül törenine giderken bir kaç kelam etmek istedim. bu sene adaylara şöyle bir baktığımızda hiç bir kategoride kesin bu alır diyebileceğimiz bir seçenek yok. hep bir rekabet var fakat bu rekabet genelde iki film arasında dönmüş durmuş. yani rekabetin sınırı pek geniş olmasa da, güzel mücadele verecek filmler karşı karşıya gelmiş. bir kaç filmin aday bile gösterilmemesi akademiye olan güveni iyice sarssa da, herkesin tahmin edebileceği bir aday listesi çıkarmışlar ortaya.

tahminlere geçmeden önce, yarın akşam gösterilecek olan oscar'ı digitürk web sitesinden canlı olarak izlettireceğini duyurdu. son dakikada bir oyun yaparak, bedava izletmeyeceğini düşünsem de yine de linki buraya bırakmak istiyorum. belki bir güzellik yaparlar ve duyurdukları gibi bedavaya izleyebiliriz.


en iyi film / the grand budapest hotel
iddalı diyebileceğimiz dört adet film var bu kategoride. boyhood, birdman, the grand budapest hotel ve whiplash. bu dört adet adaydan birisinin ödülü alması beni çok şaşırtmaz ancak the imitation game denen, sırf oscarda ödül almak için çekilmiş, sanatı sanat için değil de, ödül almak için yapılan film ödülü alırsa büyük bir hayal kırıklığı olur herkes için. birdman en düşük ihtimalle ödülü alacak aday benim için. daha sonrasında, gönlümdeki şampiyon whiplash geliyor. bana göre çok güzel bir filmdi fakat akademi için çok genç bir film, bu yüzden alamayacağını düşünüyorum. geriye kalıyor the grand budapest hotel ve boyhood. eğer film üzerindeki emeği bir tarafa koyacak olursak, ben tercihimi the grand budapest hotel'den yana yapmak istiyorum. gerçekten çok beğendiğim ve muhteşem görüntüleriyle harika bir başyapıt kendisi. fakat karşı tarafında da 12 senelik büyük bir emek olunca, akademinin kafası karışmış olabilir.

en iyi aktör / michael keaton
heralde michael keaton olmasa filme pek dayanamazdım. bana göre gerçekten vasat olan, bir tek times square'de geçen sahnesini beğendiğim bu filmin kurtarıcısı michael keaton'ın oyunculuğu. diğer filmlerden bir tek foxcatcher'ı izleme şansım olmadı, o yüzden steve carell hakkında bir yorum yapamayacağım fakat diğer tüm adayların arasında açık farkla michael keaton bu ödüle layık olacaktır.

en iyi animasyon film / the tale of princess kaguya
sitemli bir giriş yaparak, the lego movie gibi bir filmi bu bölüme aday göstermeyen akademi'nin ne yapmaya çalıştığını küfür ederek sormak istiyorum. animasyon filminden tiksinen insanların bile zevkten dört köşe olduğu, inanılmaz ötesi bir film olan the lego movie'nin bu bölümde aday olmamasının açıklaması nedir gerçekten ama gerçekten çok merak ediyorum. aday olsaydı kendisini tek geçerdik sanırım fakat adaylığı olmadığı için the lego movie kadar güzel bir animasyon filmi olan the tale of princess kaguya ödülü alır diyorum. ayrıca the tale of princess kaguya'yı hala izlemeyen izmirliler varsa, 26 şubat'ta !f festivalinde izleyebilirler.

en iyi yabancı film / leviathan
adayların açıklandığı ilk günden beri kendisinin bu ödülü alacağını savunuyordum. fakat dün akşam cesar'da adeta şov yapan ve ortalığı dağıtan timbuktu'dan sonra benim de içime bir şüphe düşmedi değil. iki film arasındaki büyük çekişmeye rağmen ne olursa olsun ödül leviathan'da kalacaktır.

en iyi orjinal şarkı / selma - glory
selma filmini beyaz perde'de izleyenlerdenim. film biter bitmez, telefonumdan hemen hangi müzik ödüllerini kazandığını ve hangi ödüllere aday olduğuna baktım. çünkü glory şarkısı ile büyük bir başarı yapacağından emindim ki zaten aldığı ödülleri ve akademiye adaylığını görünce şaşırmadım. aslında bu filmin yanında bir de the lego movie'nin everything is awesome şarkısını koyabiliriz. ödülü glory kadar hak eden bir şarkı. hatta animasyon kısmında yapılan ayıba karşılık biraz daha ağır basabilir fakat ne olursa olsun, glory'den şaşmak istemiyorum ve hak edenin glory olduğunu düşünüyorum.

en iyi yönetmen / boyhood - richard linklater
boyhood 12 senelik emek ile aslında biraz haksız rekabet yarattı. çünkü hangi kategoride aday olursa olsun, filmin konusundan, görüntüsünden çok bu emek aklına geliyordur herkesin. ben akademi yerinde olsaydım bu ödülün sahibinin wes anderson olacağının garantisini verebilirdim fakat bizim tanıdığımız oscar, bu ödülü iñárritu'ya verecek malesef.

en iyi görüntü / the grand budapest hotel - robert yeoman
tartışmanın yapılamayacağı bir kategori. bir tek birdman, diğer adayların üzerine biraz daha çıkmış fakat yine de yeoman gibi bir ismi harcayamayacak kadar düşük kalitede. heralde en çok emin olduğum ödülü alacak aday yeoman diyebilirim ama bu kadar büyük konuşup, şom ağzımı açarak yeoman'ın bu ödülden olmasını istemiyorum.

en iyi yardımcı erkek oyuncu / j.k. simmons
altın küre'yi alan j.k. simmons, oscar'ı da alıp geçecektir. aslında karşısında çok güzel bir isim olan edward norton var. fakat whiplash'in bu kadar güzel bir film olması ve bu filmi güzel yapan en büyük etkenlerden birisinin de j.k. simmons olması edward norton'ın önünü kapatıyor. senelerce yarışsalar her zaman edward norton'ın üstün gelebileceği bu karşılaşmadan j.k. simmons hak ettiğini alarak ayrılacaktır.

yorumlamak istediğim tahminlerim bunlardı. bunlara ek olarak aşağıdaki tahminlerimi de eklemek istiyorum.
en iyi görsel efekt / interstellar
en iyi kadın oyuncu / julianne moore
en iyi uyarlama senaryo / the imitation game
en iyi kostüm tasarımı / the grand budapest hotel
en iyi prodüksiyon / the grand budapest hotel
sonuç olarak diğer senelere kıyasla daha dolu dolu filmlerin ve çekişmelerin olacağı bir ödül töreni bizleri bekliyor. digiturk de söz verdiği gibi internet üzerinden izlememize fırsat verirse, yarın akşam dolu dolu saatler geçireceğiz. hayatım boyunca tüm yaptığım tahminler biraz hedeften şaşsa da, bu sefer şaşmaması umuduyla televizyon başında olacağım. sizler de tahminlerinizi twitter üzerinden ya da bu yazıya yorum yaparak paylaşabilirsiniz. ayrıca sağ taraftaki yazılar başlıklı yazı arşivinden yukarıda tahminlerini yaptığım filmler ile ilgili yazılarıma ulaşabilirsiniz.

18 Şubat 2015 Çarşamba

demokrasi ve sandra : one night two days

dardenne kardeşlerin 2014 filmi one night two days'i beyaz perde'de izlemeyi çok istiyordum fakat bazı aksiliklerden ötürü izleyememiştim. geçtiğimiz hafta filmi izledim ve sinemada izlemediğime gerçekten pişman oldum diyebilirim. bu kadar başarılı ve aslında altında çok farklı konular yatan bir filme destek olamamak ve sinema ortamında izleyememek pek hoş bir duygu olmadı benim için.

filmin konusu biraz ağır olduğu için ben ilk olarak sandra'yı canlandıran marion cotillard'a değinmek istiyorum. kendisi çok başarılı bir oyunculuk çıkarmış ve inanılmaz yerinde bir tercih olmuş. yüzü resmen böyle bir film için yaratılmış gibi. karaktere bu kadar yakışan bir oyuncunun seçiminde kimin parmağı varsa tebrik etmek gerekir. tabi aynı şekilde eşi manu karakterinde olan fabrizio rongione'de çok güzel oyunculuk ortaya koymuş. zaten filmin geneline baktığımızda oyunculuklarla ilgili pek bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. bu yönüyle de, izlerken bizi eğlendiren filmler arasına giriş yapmış.



film bir çok konuya değiniyor. demokrasi çoğunluğun diktatörlüğüdür sözünü filmin merkezine koyan fakat bunun yanında da dram ve bencillik duygularını işleyen bir film. sandra'nın sürekli olarak kırmızı giymesi, bu kırmızının ise işçi sınıfını destekleyen renk olması, sandra'yı bir simge konumuna getirmiş. kendisine karşı güvenini kaybetmiş bir kadın, en kötü zamanlarında kapital düzene karşı savaşıyor. bu düzen ise işleri daha zora götürebilecek bir seçenek ile sandra için işleri zorlaştırıyor. eğer sandra, o çok istediği ve ihtiyacı olan işe geri dönebilirse, diğer iş arkadaşları yüksek bir miktardaki primlerini kaybedecekler. durum böyle olunca da bizler, bencillik ile savaşacak olan sandra'nın arkadaşlarını tanımaya başlıyoruz.

iki taraftan da analize açık bir film. bir tarafta filmin başından beri o paraya ve işe ihtiyacı olduğunu bildiğimiz sandra varken, diğer tarafta da bu yüksek miktarlı prime ihtiyacı olan insanları görüyoruz. sandra ise zor bir karar vererek tüm bu arkadaşları ile yüzleşmeyi tercih ediyor. sandra arkadaşları ile yüzleşmeye başladıkça, arkadaşlarının farklı tepkilerini izliyoruz. paraya ihtiyacı olmasına rağmen sandra'nın gitmesini istemeyen ve kalması yönünde oy kullananlar, sandra'yı çok sevmesine rağmen para için sandra gitsin deyip pişman olanlar ve sandra'nın gözünün yaşına bakmadan silebilenler. bu kadar farklı karakterler arasında da kaybolmamak elde değil. kimi nasıl yargılayacağınızı bilemiyorsunuz ya da yargıladığınız bir karakter, bir sahne sonra sizi utandıracak hareketler yaparak yargılama duygularınızı altüst ediyor.

bu düzenin içerisinde paramparça olmaya devam eden sandra, bir yandan da ailesiyle bir dram hikayesinin içinde yaşıyor. iki çocuk sahibi ve bir de onu çok seven manu'ya karşı bazen hareketlerini ve tavırlarını ayarlayamıyor. hatta filmin bazı sahnelerinde öylesine düşüşe geçiyor ki, intihar etme noktasına geliyor. fakat bu düşüşlerden sonra o'nun göremediği ve görmek istemediği bazı duygular ona yardım ediyor. çevresindekilerin sandra'ya olan desteği ve sevgisi. evet, sandra o kadar düşüyor ki, bu güzel duyguları görmeyi reddediyor. fakat her düşüşünden sonra bu duyguları görmek zorunda kalarak tekrar ayağa kalkıyor. filmin sonuna kadar böylesine inişli ve çıkışlı bir hayat yaşayan sandra'yı, filmin sonunda mutlu olarak görüyoruz. bu mutluluğun sebebi ise, sandra'nın bir şeyleri değiştirebilmesi değil. zaten değiştiremiyor da, işini kaybediyor. fakat artık, bu sisteme karşı çıkabilen, güçlü olduğunun farkına varan ve çevresindekileri seven bir sandra var. bu yüzden de, sandra filmin sonunda bize yüzünde güzel ve özgür bir gülümseme ile veda ediyor.

farklı bakış açılarının egemen olduğu filmleri seviyorsanız, bu filmde çok fazla şey bulacaksınız. yargılanacak ve anlaşılacak çok fazla karakter ve durum var. tabi bir de, her zaman yerden yere vurduğumuz kapital sisteme karşı ağır göndermeler var film içerisinde. bu sisteme maruz kalan karakterler de hepimizin yaşadığı hayatları yaşayan insanlar olunca, eğlenceli, izlenebilirliği kolay ve hepimizin anlayabileceği bir tada sahip olan film haline gelmiş.

10 Şubat 2015 Salı

!f izmir 2015 film tavsiyeleri

yazıma başlamadan önce if bağımsız film festivalinin izmir ayağında basın bölümünde bulunacağımı duyurmak istiyorum. böylesine güzel ve eğlenceli bir bölümde görev alma heyecanını bana yaşattığı için festival görevlilerine teşekkürlerimi sunuyorum. umarım hep birlikte güzel ve eğlenceli bir festival geçiririz. bir de unutmadan, izmir'de yapılacak etkinlik takvimine buradan ulaşabilirsiniz.

bu sene güzel filmler ile karşımıza geliyor if. istanbul programına göre kısıtlı bir programa sahibiz izmir sinemaseverleri olarak fakat bu kısıtlı programda izlenmesi gereken güzel filmler var. umarım katılım fazla olur ve gelecek sene daha geniş kapsamlı bir program ile festivali bekleriz.


plemya / kabile
festivalde izlenesi en zor filmlerden birisi. yalnızca sessizlik ve işaret dili ile aşk, nefret ve şiddet gibi duyguları anlamamızı bekleyen bir film. yönetmen myroslav slaboshpytskiy daha önceleri imzasını attığı bazı kısa filmlerde de aynı şekilde işlemişti konuyu. politik ve sert bir dile sahip olan kabile, sergey isminde bir öğrencinin okula başlamasıyla kirli işleri tanımasını anlatıyor. günlük hayatı, okul hayatının içinde anlatan ve duygusal açıdan oldukça zorlayan bu filmi 27 şubat günü 13.30 seansında izleyebiliriz.

gece yarısı sokakta tek başına bir kız / a girl walks home alone at night
ana lily amirpour'un uzun metrajlı ilk filmi. vampir bir kızın hayatını beyaz perdeye taşımış. açık sözlü olan, geceleri sokaklara korku salan bu kızı analiz etmeye zorlanacağımızı tahmin ediyorum. çünkü bu açık sözlülüğü ve yaşadığı duygulara bir taraftan baktığımızda haksız bir vampir görürken, diğer yanda ise gerçekleri konuşan ve aşkı yaşamak isteyen bir genç kızı görüyoruz. araş ile yaşanılan bir aşk var ortada. ve her zaman olduğu gibi, bu aşkta da tercihler ve seçenekler var. film sonuna kadar merak edeceğimiz tarzda seçeneklere sahip olan ve analize açık olan bu filmi 28 şubat günü gece 22.00 seansında izleyebiliriz.

prenses kaguya masalı / kaguyahime no monogatari
dünyada kendisine de bir yer olduğuna inanan kaguya'nın öyküsünü 78 yaşındaki yönetmen isao takahata üstlenmiş. üstelik bu animasyon filmi 14 senelik bir çalışmanın sonucu. kendisi hakkında pek okumamış olsam da, çok farklı ve başarılı bir hikaye ile karşımıza çıkacağından eminim. zaten hiç olmazsa, 14 senelik bir emeğin sonuçlarını görmek için izlemeliyiz. 1 mart günü gece saat 22.00 seansı ile bizlerle buluşacak bu filmi sizin kadar ben de merak ediyorum.

sessizliğin bakışı / the look of silence
yönetmenimiz belgeselci joshua oppenheimer. kendisi daha önce öldürme eylemi filmi ile karşımıza çıkmıştı. öldürme eylemi, endonezya'da yaşanan abd destekli komünist avında ve soykırımında yer alan katillern hikayelerini bizlere anlatıyordu. oppenheimer, bu filminde ise tamamiyle zıt bir taraftan bakmış konuya. bu sefer kamera karşısında kurbanlar var. ilk filmin çok sapıkça olan tartışmalarına yara bandı olacak kadar estetik bir film izleyeceğiz bu sefer. film, dünyanın tüm iyiliklerine gözlerini kapayan kişilerin gözlerini açmak için çaba gösteriyor. sessizliğin bakışı filmini 1 mart günü saat 15.30'da izleyebiliriz.

filmleri festival sırasında izlemek için daha önce hiç izlemedim. bu yüzden filmlere okuduğum kadarıyla hakimim. her hangi bir yanlışlık varsa, bana ulaşarak ya da bu yazıya yorum yaparak bildirebilirsiniz.

9 Şubat 2015 Pazartesi

true detective'den başarılı bir long take

hepimizin hayran olduğu bir plandır long take. kurguya gerek duymayan, yönetmenin motor sesinden, kes diye bağrışına kadar olan kısımları kesintisiz ve uzun dakikalar boyunca plan çekme sanatıdır. yönetmenliğe yeni başlamış tüm kişiler, bir gün bu planı çekebilme hayali ile yanıp tutuşurlar. çekmesi çok zordur fakat izletmesi de inanılmaz gurur vericidir.

çekimin zorlu olmasından dolayı pek fazla yer de denk gelmeyiz bu plana. ustalığını tüm dünyaya kanıtlamış bir kaç yönetmen hariç, genel olarak bir çok amatör eline yüzüne bulaştırır. örnek vermek gerekirse, bu senenin güzel sayılabilecek filmlerinden(!) birdman'de gördük bu çekimi. inarritu, başrol oyuncusunu times square'de uzun bir yolculuğa çıkarıp, daha sonra tiyatro salonuna sokmuştu. her ne kadar filmi beğenmesem de, bu sahne diğer bir çok insan gibi benim de aklıma kazındı. zaten üzerinde emek harcanmış bir long take, film ne kadar kötü olursa olsun kalitesini belli ederek, kendisini unutturmamayı başarıyor.

true detective dizisini izlemiyorum fakat internette denk geldiğim bu sekansı sizlerle paylaşmak istiyorum. gerçekten başarılı ve üst sıralara oynayacak bir plan çekimi olmuş. cary fukunaga, çektiği bu long take ile isminden uzun süre söz ettirecektir. böylesine güzel sahnelerin izlenmeden geçilmesini gerçekten istemiyorum, çünkü çok nadir görebileceğimiz bu sahneleri çekmek hem çok zor, hem de izlemesi bir o kadar eğlenceli.

neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde videoyu youtube üzerinden paylaşanlar, bu yazının içine videoyu yerleştirebileceğimiz kodu pasif hale getirmişler. bu yüzden video'yu bu sayfadan değil de, buraya tıklayarak youtube üzerinden izleyebilirsiniz.