27 Şubat 2015 Cuma

klişelerden arınmış matematik filmi : x+y

morgan matthews ilk uzun metrajlı filmi olan x+y ile bizlerle buluştu. sosyalleşme sorunu olan matematik aşığı bir çocuğu konu alan bu filmi, if film festivalinde izleme fırsatı bulabildim. sanıyorum if bu filmi bizlere izleme şansı tanımasaydı adından pek haberdar olamayacağım bir film olacaktı. festival takvimime koymama rağmen bu filme gitmeyi istedim ve filmden çıktığım zaman takvime koymamanın ne kadar yanlış olduğunu anladım. takvime koymama sebebim konusu artık klişeleşen matematikçilerin anlatıldığı filmden sıkılmış olmamdı. fakat x+y konusu ve konuyu işleyiş şekli ile büyük bir ters köşe yaptı.

matematikçilerin anlatıldığı filmlerin bir çoğu biyografi başlığı altında geçiyor. diğer kalanlar ise birbirinin kopyası olan filmler. fakat x+y konusu matematikte olsa, bu konuyu çok farklı ele almış. matematiğin çevresinde dolaşıyor fakat bize bambaşka duygular yaşatıyor. filmin en güzel özelliği, film içerisinde başrolün hayatını izlediğimiz kadar, diğer karakterleri de aynı oranda izleyebiliyoruz. tüm karakterlerin birbirleri ile olan iletişimleri ve hepsinin bambaşka iç dünyalara sahip olması, filmin bizi hiç sıkmamasını sağlıyor.

özenle seçilmiş bir casting, klişelerden arınmış ağır dramatik bir hikaye ve biraz da komedinin yardımıyla ortaya çok kaliteli bir iş çıkmış. rafe spall harici tanıdığım bir oyuncu yoktu. fakat film çıkışı nathan karakterini oynayan asa butterfield ve nathan'ın annesi julie rolündeki sally hawkins'i beğenmeme ihtimaliniz yok. tabi bu isimlere ek olarak, filmin içerisindeki en tatlı karakter ödülünü alabilecek nathan'ın içerisindeki o duyguları, küçük sevgi dokunuşları ile ortaya çıkarabilen çinli oyuncu jo yang'e de değinmezsek olmaz. birbiriyle böylesine uyumlu bir casting zor bulunur. özellikle morgan matthews'ın daha ilk uzun metrajlı filminde bu kadar isabetli seçimleri yapması takdir edilesi.

film başta da söylediğim gibi sosyalleşmekte sıkıntı çeken, matematiği çok seven fakat içinde garip duyguları yaşayan nathan'ı anlatıyor. genç yaşta, çok sevdiği babasını birlikte geçirdikleri bir trafik kazası sonucu kaybetmesi ile zaten içine kapanık olan nathan çevresiyle alakasını iyice kesiyor. çevresinde o'nu çok seven karakterler olmasına ve o'da içinde bir yerde bu duygulara karşılık veriyor olmasına rağmen, bu duygularını saklamayı tercih ediyor. nathan bu duygular yerine sadece mantığın işin içinde olduğu matematiğe yöneliyor. çevresindeki insanları sevmek yerine matematiğe çok daha fazla bağlanıyor. ta ki gerçek duygularını ortaya çıkaracak dokunuşu yapacak olan zhang mei ile karşılaşana kadar. elinin sıkılmasından bile korkan nathan, kalbini ve en derindeki o duygularını zhang mei'ye açıyor. işte bu sahneyle birlikte o klişeleşmiş matematik filmlerinin dışına çıkıyoruz. çünkü x+y bizlere, en bencil ve özel sayılan matematikçilerin bile küçük bir sevgi dokunuşu ile nasıl hayata bakışlarının değişeceğini anlatıyor. artık nathan hayatındaki tüm sorunları domino taşları gibi yıkarak ortadan kaldırıyor.

filmin içerisindeki göndermeler inanılmaz derecede güzeldi. nathan'ın çok odaklandığı matematik olimpiyatlarında çözdüğü sorulardaki kırmızı, sarı ve yeşil renkleri babasını kaybettiği kazadaki trafik işaretlerine bağlaması, aslında aynı kendisi gibi olan öğretmeni humphreys ile aynı anda aynı duyguları yaşaması bunlardan birkaçı. kendisini dışarıya açamayan öğretmen ve öğrencinin aynı anda, aynı sevgi dokunuşu ile içindeki güzel duyguları dışarıya bırakmasını ve alkışı toplamasını art arda gelen iki sahne ile görüyoruz. film zaten içerisindeki metaforları çok karmaşık hale getirmemiş. gerek geriye dönüşler ile, gerekse diyaloglar ile metaforların bir çoğu açığa kavuşmuş. bu yönüyle de izlenebilirliği arttırmış ve sıkıcılığı ortadan tamamiyle kaldırabilmiş.

filmden çıktıktan sonra başta bahsettiğim klişelerden arınmış senaryo, başarılı casting ve komedi denklemini kafanızda çok daha rahat kuracağınıza emin olabilirsiniz. ayrıca eminim ki morgan matthews bu film ile bir çok hayran yaratacak kendisine. uzun yıllar boyunca belgeselle uğraşmış genç yönetmenin ismini daha çok duyacağız gibi geliyor. umarım da öyle olur, yoksa genç yaşta böyle kaliteli kişilerin silinip gitmesi çok üzücü. x+y, 2014 filmleri arasında umarım kısa süre içerisinde hakettiği yere gelir ve bir çok sinemaseverin gözde filmlerinden bir tanesi olur. çünkü tüm denklemi ile bu film, bu geri bildirimleri hak ediyor.

24 Şubat 2015 Salı

felsefe kokan film : pk

neden bilmiyorum ama hint sineması ile aramda her zaman bir mesafe varmış gibi geliyor. filmi izlemeye başlamadan önce samimi olmaya çalışırken samimiyetsiz olmayı başarabilen, içerisinde garip danslar barındıran ve kalitesiz oyunculuklara hazırlıyorum kendimi. fakat ne zaman ki bir hint filmi izlesem günlerce filmden çıkamıyorum. bu kadar da başarılı olunmaz ki diyorum. bu garip ve anlamsız ön yargım belki nice güzel filmi kaçırmamı sağladı fakat ön yargıma rağmen yakalayabildiğim filmler bana bir çok şey katarken bir yandan da harika zaman geçirmemi sağladı.

pk'da tam olarak böyle bir film benim için. rajkumar hirani'nin yönettiği ve başrolünde bir hint efsanesi olan aamir khan'ın 2014 senesi komedisi olan pk. ilk yarım saat boyunca biraz sıkıcı olan ve ekrana bakmak yerine duvarı izlemeyi tercih edebileceğiniz bu film, yarım saat sonra sizi öyle bir ekrana bağlıyor ki, yaşamayı unutuyorsunuz desem yeridir. sürükleyiciliğinin yanında komedinin olması, aynı zamanda ağır bir dram ve felsefe ile süslenmiş olması da filmin aslında ne kadar inanılmaz bir yerde olabileceğini kanıtlıyor. bütün duyguları tek bir filmde bu kadar yoğun olarak yaşatmak ve bu duyguları yaşatırken de bu kadar düşündürebilen bir filmi daha önce izlemediğimi söyleyebilirim.


filmin merkezi kategorisi felsefe desek yanılmış olmayız heralde. her ne kadar komedi ve romantik başlığı altında da görsek, bütün bir film boyunca çok güzel bir sorgulama izliyoruz. aamir khan'ın oynadığı peekay karakteri, dünya üzerindeki din oluşumunu ve tanrı'yı bütün çıplaklığıyla sorguluyor. hindistan gibi binlerce inanışın olduğu bir ülke'de böylesine bir sorgulamayı bu kadar açık yapmak da bu filmin ne kadar zor oluğunun kanıtlarından sadece bir tanesi.

filmin başında, dört milyon uzaklıktaki bir gezegenden gelen uzaylı peekay dünya ile tanışıyor. bu tanışma da dünya'ya yeni gelen bir çocuğun tanışması gibi oluyor. tamamiyle çıplak ve sürekli sorular sorarak öğrenmeye çalışan bir karakter. kendisini dünya'ya getiren uzay gemisini çağırmaya yarayan aleti bir hırsız tarafından çalınıyor ve hikaye başlıyor. tüm insanların biz yardım edemeyiz, sana tanrı yardım edebilir tavsiyesine kulak verip tanrı'yı aramaya koyuluyor. bu arama esnasında yolu başarılı bir televizyon çalışanı olan jaggu ile kesişiyor. jaggu'nun o'na inanması ile pk artık kendisini daha iyi ifade edebilecek hale geliyor ve tanrı'yı arama sürecine jaggu'yu ortak ediyor. bu noktadan itibaren hikaye bir anda çok başarılı sayılabilecek bir felsefe filmi haline dönüşüyor. pk, tanrı'yı, insanların kendi menfaatleri uğruna yarattıkları bir oluşum olarak görüyor ve insanların bu oyunlarına yanlış numara ismini veriyor. bütün dinleri tek tek sorgulayan bir isim olarak tüm tabuları aslında istemeden yıkmaya başlıyor. böylesine hassas bir konuya değinirken tek bir dini sorgulamak yerine bütün dinleri tek bir potada eritiyor. bu yüzden de pk bütün insanlığın izlemesi gereken bir film haline gelmiş.

rajkumar hirani bu başarılı felsefeyi anlatırken, sanatı ağır bir şekilde işlemek yerine komedi dilini tercih etmiş. aamir khan zaten hint sinemasının en çok gülünen ve en çok sevilen karakterlerinden birisi. bir de böyle kaliteli filmler ile karşımıza çıkınca kendisine hayran olmamak elde değil. kendisine bütün film boyunca anushka sharma eşlik ediyor. en az aamir khan kadar yetenekli olan anushka'da filmin hakkını verecek bir oyunculuk sergilemiş. zaten filmde başarısız diyebileceğimiz hiç bir oyunculuk yok. nedendir bilmiyorum ama kesin berbat oynamışlardır diye başladığım her hint filminin oyunculuklarından tatmin olduğum kadar hiç bir filmin oyuncuları beni tatmin etmiyor.

kahkahanın doruklarına çıkarken bir anda ağır dram ile kalbinize dokunan, tam bu duyguya da alıştığınız anda sizi düşünmeye iten, kısacası her dakika farklı bir duyuya hitap eden bir film. bu duygu geçişlerini bu kadar başarılı yaptıkları için filmin sürükleyiciliği ve izlenilebilirliği çok yüksek. zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, sizlere bu dönemin en çok tartışılan konusunu açık, sade ve tatlı bir dil ile anlatılan bu filmi kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. benim gibi her hint filminin başına ön yargılarıyla oturan bir kişinin bile hayatı boyunca izlediği en güzel filmlerden birisi olabilen pk'yı izlemeyen kişiler hayatlarında büyük bir eksikliğe sahip olacaklardır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

87. akademi ödülleri

bu sene 87. kez yapılacak olan oscar ödül törenine giderken bir kaç kelam etmek istedim. bu sene adaylara şöyle bir baktığımızda hiç bir kategoride kesin bu alır diyebileceğimiz bir seçenek yok. hep bir rekabet var fakat bu rekabet genelde iki film arasında dönmüş durmuş. yani rekabetin sınırı pek geniş olmasa da, güzel mücadele verecek filmler karşı karşıya gelmiş. bir kaç filmin aday bile gösterilmemesi akademiye olan güveni iyice sarssa da, herkesin tahmin edebileceği bir aday listesi çıkarmışlar ortaya.

tahminlere geçmeden önce, yarın akşam gösterilecek olan oscar'ı digitürk web sitesinden canlı olarak izlettireceğini duyurdu. son dakikada bir oyun yaparak, bedava izletmeyeceğini düşünsem de yine de linki buraya bırakmak istiyorum. belki bir güzellik yaparlar ve duyurdukları gibi bedavaya izleyebiliriz.


en iyi film / the grand budapest hotel
iddalı diyebileceğimiz dört adet film var bu kategoride. boyhood, birdman, the grand budapest hotel ve whiplash. bu dört adet adaydan birisinin ödülü alması beni çok şaşırtmaz ancak the imitation game denen, sırf oscarda ödül almak için çekilmiş, sanatı sanat için değil de, ödül almak için yapılan film ödülü alırsa büyük bir hayal kırıklığı olur herkes için. birdman en düşük ihtimalle ödülü alacak aday benim için. daha sonrasında, gönlümdeki şampiyon whiplash geliyor. bana göre çok güzel bir filmdi fakat akademi için çok genç bir film, bu yüzden alamayacağını düşünüyorum. geriye kalıyor the grand budapest hotel ve boyhood. eğer film üzerindeki emeği bir tarafa koyacak olursak, ben tercihimi the grand budapest hotel'den yana yapmak istiyorum. gerçekten çok beğendiğim ve muhteşem görüntüleriyle harika bir başyapıt kendisi. fakat karşı tarafında da 12 senelik büyük bir emek olunca, akademinin kafası karışmış olabilir.

en iyi aktör / michael keaton
heralde michael keaton olmasa filme pek dayanamazdım. bana göre gerçekten vasat olan, bir tek times square'de geçen sahnesini beğendiğim bu filmin kurtarıcısı michael keaton'ın oyunculuğu. diğer filmlerden bir tek foxcatcher'ı izleme şansım olmadı, o yüzden steve carell hakkında bir yorum yapamayacağım fakat diğer tüm adayların arasında açık farkla michael keaton bu ödüle layık olacaktır.

en iyi animasyon film / the tale of princess kaguya
sitemli bir giriş yaparak, the lego movie gibi bir filmi bu bölüme aday göstermeyen akademi'nin ne yapmaya çalıştığını küfür ederek sormak istiyorum. animasyon filminden tiksinen insanların bile zevkten dört köşe olduğu, inanılmaz ötesi bir film olan the lego movie'nin bu bölümde aday olmamasının açıklaması nedir gerçekten ama gerçekten çok merak ediyorum. aday olsaydı kendisini tek geçerdik sanırım fakat adaylığı olmadığı için the lego movie kadar güzel bir animasyon filmi olan the tale of princess kaguya ödülü alır diyorum. ayrıca the tale of princess kaguya'yı hala izlemeyen izmirliler varsa, 26 şubat'ta !f festivalinde izleyebilirler.

en iyi yabancı film / leviathan
adayların açıklandığı ilk günden beri kendisinin bu ödülü alacağını savunuyordum. fakat dün akşam cesar'da adeta şov yapan ve ortalığı dağıtan timbuktu'dan sonra benim de içime bir şüphe düşmedi değil. iki film arasındaki büyük çekişmeye rağmen ne olursa olsun ödül leviathan'da kalacaktır.

en iyi orjinal şarkı / selma - glory
selma filmini beyaz perde'de izleyenlerdenim. film biter bitmez, telefonumdan hemen hangi müzik ödüllerini kazandığını ve hangi ödüllere aday olduğuna baktım. çünkü glory şarkısı ile büyük bir başarı yapacağından emindim ki zaten aldığı ödülleri ve akademiye adaylığını görünce şaşırmadım. aslında bu filmin yanında bir de the lego movie'nin everything is awesome şarkısını koyabiliriz. ödülü glory kadar hak eden bir şarkı. hatta animasyon kısmında yapılan ayıba karşılık biraz daha ağır basabilir fakat ne olursa olsun, glory'den şaşmak istemiyorum ve hak edenin glory olduğunu düşünüyorum.

en iyi yönetmen / boyhood - richard linklater
boyhood 12 senelik emek ile aslında biraz haksız rekabet yarattı. çünkü hangi kategoride aday olursa olsun, filmin konusundan, görüntüsünden çok bu emek aklına geliyordur herkesin. ben akademi yerinde olsaydım bu ödülün sahibinin wes anderson olacağının garantisini verebilirdim fakat bizim tanıdığımız oscar, bu ödülü iñárritu'ya verecek malesef.

en iyi görüntü / the grand budapest hotel - robert yeoman
tartışmanın yapılamayacağı bir kategori. bir tek birdman, diğer adayların üzerine biraz daha çıkmış fakat yine de yeoman gibi bir ismi harcayamayacak kadar düşük kalitede. heralde en çok emin olduğum ödülü alacak aday yeoman diyebilirim ama bu kadar büyük konuşup, şom ağzımı açarak yeoman'ın bu ödülden olmasını istemiyorum.

en iyi yardımcı erkek oyuncu / j.k. simmons
altın küre'yi alan j.k. simmons, oscar'ı da alıp geçecektir. aslında karşısında çok güzel bir isim olan edward norton var. fakat whiplash'in bu kadar güzel bir film olması ve bu filmi güzel yapan en büyük etkenlerden birisinin de j.k. simmons olması edward norton'ın önünü kapatıyor. senelerce yarışsalar her zaman edward norton'ın üstün gelebileceği bu karşılaşmadan j.k. simmons hak ettiğini alarak ayrılacaktır.

yorumlamak istediğim tahminlerim bunlardı. bunlara ek olarak aşağıdaki tahminlerimi de eklemek istiyorum.
en iyi görsel efekt / interstellar
en iyi kadın oyuncu / julianne moore
en iyi uyarlama senaryo / the imitation game
en iyi kostüm tasarımı / the grand budapest hotel
en iyi prodüksiyon / the grand budapest hotel
sonuç olarak diğer senelere kıyasla daha dolu dolu filmlerin ve çekişmelerin olacağı bir ödül töreni bizleri bekliyor. digiturk de söz verdiği gibi internet üzerinden izlememize fırsat verirse, yarın akşam dolu dolu saatler geçireceğiz. hayatım boyunca tüm yaptığım tahminler biraz hedeften şaşsa da, bu sefer şaşmaması umuduyla televizyon başında olacağım. sizler de tahminlerinizi twitter üzerinden ya da bu yazıya yorum yaparak paylaşabilirsiniz. ayrıca sağ taraftaki yazılar başlıklı yazı arşivinden yukarıda tahminlerini yaptığım filmler ile ilgili yazılarıma ulaşabilirsiniz.

18 Şubat 2015 Çarşamba

demokrasi ve sandra : one night two days

dardenne kardeşlerin 2014 filmi one night two days'i beyaz perde'de izlemeyi çok istiyordum fakat bazı aksiliklerden ötürü izleyememiştim. geçtiğimiz hafta filmi izledim ve sinemada izlemediğime gerçekten pişman oldum diyebilirim. bu kadar başarılı ve aslında altında çok farklı konular yatan bir filme destek olamamak ve sinema ortamında izleyememek pek hoş bir duygu olmadı benim için.

filmin konusu biraz ağır olduğu için ben ilk olarak sandra'yı canlandıran marion cotillard'a değinmek istiyorum. kendisi çok başarılı bir oyunculuk çıkarmış ve inanılmaz yerinde bir tercih olmuş. yüzü resmen böyle bir film için yaratılmış gibi. karaktere bu kadar yakışan bir oyuncunun seçiminde kimin parmağı varsa tebrik etmek gerekir. tabi aynı şekilde eşi manu karakterinde olan fabrizio rongione'de çok güzel oyunculuk ortaya koymuş. zaten filmin geneline baktığımızda oyunculuklarla ilgili pek bir sıkıntı olmadığını görüyoruz. bu yönüyle de, izlerken bizi eğlendiren filmler arasına giriş yapmış.



film bir çok konuya değiniyor. demokrasi çoğunluğun diktatörlüğüdür sözünü filmin merkezine koyan fakat bunun yanında da dram ve bencillik duygularını işleyen bir film. sandra'nın sürekli olarak kırmızı giymesi, bu kırmızının ise işçi sınıfını destekleyen renk olması, sandra'yı bir simge konumuna getirmiş. kendisine karşı güvenini kaybetmiş bir kadın, en kötü zamanlarında kapital düzene karşı savaşıyor. bu düzen ise işleri daha zora götürebilecek bir seçenek ile sandra için işleri zorlaştırıyor. eğer sandra, o çok istediği ve ihtiyacı olan işe geri dönebilirse, diğer iş arkadaşları yüksek bir miktardaki primlerini kaybedecekler. durum böyle olunca da bizler, bencillik ile savaşacak olan sandra'nın arkadaşlarını tanımaya başlıyoruz.

iki taraftan da analize açık bir film. bir tarafta filmin başından beri o paraya ve işe ihtiyacı olduğunu bildiğimiz sandra varken, diğer tarafta da bu yüksek miktarlı prime ihtiyacı olan insanları görüyoruz. sandra ise zor bir karar vererek tüm bu arkadaşları ile yüzleşmeyi tercih ediyor. sandra arkadaşları ile yüzleşmeye başladıkça, arkadaşlarının farklı tepkilerini izliyoruz. paraya ihtiyacı olmasına rağmen sandra'nın gitmesini istemeyen ve kalması yönünde oy kullananlar, sandra'yı çok sevmesine rağmen para için sandra gitsin deyip pişman olanlar ve sandra'nın gözünün yaşına bakmadan silebilenler. bu kadar farklı karakterler arasında da kaybolmamak elde değil. kimi nasıl yargılayacağınızı bilemiyorsunuz ya da yargıladığınız bir karakter, bir sahne sonra sizi utandıracak hareketler yaparak yargılama duygularınızı altüst ediyor.

bu düzenin içerisinde paramparça olmaya devam eden sandra, bir yandan da ailesiyle bir dram hikayesinin içinde yaşıyor. iki çocuk sahibi ve bir de onu çok seven manu'ya karşı bazen hareketlerini ve tavırlarını ayarlayamıyor. hatta filmin bazı sahnelerinde öylesine düşüşe geçiyor ki, intihar etme noktasına geliyor. fakat bu düşüşlerden sonra o'nun göremediği ve görmek istemediği bazı duygular ona yardım ediyor. çevresindekilerin sandra'ya olan desteği ve sevgisi. evet, sandra o kadar düşüyor ki, bu güzel duyguları görmeyi reddediyor. fakat her düşüşünden sonra bu duyguları görmek zorunda kalarak tekrar ayağa kalkıyor. filmin sonuna kadar böylesine inişli ve çıkışlı bir hayat yaşayan sandra'yı, filmin sonunda mutlu olarak görüyoruz. bu mutluluğun sebebi ise, sandra'nın bir şeyleri değiştirebilmesi değil. zaten değiştiremiyor da, işini kaybediyor. fakat artık, bu sisteme karşı çıkabilen, güçlü olduğunun farkına varan ve çevresindekileri seven bir sandra var. bu yüzden de, sandra filmin sonunda bize yüzünde güzel ve özgür bir gülümseme ile veda ediyor.

farklı bakış açılarının egemen olduğu filmleri seviyorsanız, bu filmde çok fazla şey bulacaksınız. yargılanacak ve anlaşılacak çok fazla karakter ve durum var. tabi bir de, her zaman yerden yere vurduğumuz kapital sisteme karşı ağır göndermeler var film içerisinde. bu sisteme maruz kalan karakterler de hepimizin yaşadığı hayatları yaşayan insanlar olunca, eğlenceli, izlenebilirliği kolay ve hepimizin anlayabileceği bir tada sahip olan film haline gelmiş.

10 Şubat 2015 Salı

!f izmir 2015 film tavsiyeleri

yazıma başlamadan önce if bağımsız film festivalinin izmir ayağında basın bölümünde bulunacağımı duyurmak istiyorum. böylesine güzel ve eğlenceli bir bölümde görev alma heyecanını bana yaşattığı için festival görevlilerine teşekkürlerimi sunuyorum. umarım hep birlikte güzel ve eğlenceli bir festival geçiririz. bir de unutmadan, izmir'de yapılacak etkinlik takvimine buradan ulaşabilirsiniz.

bu sene güzel filmler ile karşımıza geliyor if. istanbul programına göre kısıtlı bir programa sahibiz izmir sinemaseverleri olarak fakat bu kısıtlı programda izlenmesi gereken güzel filmler var. umarım katılım fazla olur ve gelecek sene daha geniş kapsamlı bir program ile festivali bekleriz.


plemya / kabile
festivalde izlenesi en zor filmlerden birisi. yalnızca sessizlik ve işaret dili ile aşk, nefret ve şiddet gibi duyguları anlamamızı bekleyen bir film. yönetmen myroslav slaboshpytskiy daha önceleri imzasını attığı bazı kısa filmlerde de aynı şekilde işlemişti konuyu. politik ve sert bir dile sahip olan kabile, sergey isminde bir öğrencinin okula başlamasıyla kirli işleri tanımasını anlatıyor. günlük hayatı, okul hayatının içinde anlatan ve duygusal açıdan oldukça zorlayan bu filmi 27 şubat günü 13.30 seansında izleyebiliriz.

gece yarısı sokakta tek başına bir kız / a girl walks home alone at night
ana lily amirpour'un uzun metrajlı ilk filmi. vampir bir kızın hayatını beyaz perdeye taşımış. açık sözlü olan, geceleri sokaklara korku salan bu kızı analiz etmeye zorlanacağımızı tahmin ediyorum. çünkü bu açık sözlülüğü ve yaşadığı duygulara bir taraftan baktığımızda haksız bir vampir görürken, diğer yanda ise gerçekleri konuşan ve aşkı yaşamak isteyen bir genç kızı görüyoruz. araş ile yaşanılan bir aşk var ortada. ve her zaman olduğu gibi, bu aşkta da tercihler ve seçenekler var. film sonuna kadar merak edeceğimiz tarzda seçeneklere sahip olan ve analize açık olan bu filmi 28 şubat günü gece 22.00 seansında izleyebiliriz.

prenses kaguya masalı / kaguyahime no monogatari
dünyada kendisine de bir yer olduğuna inanan kaguya'nın öyküsünü 78 yaşındaki yönetmen isao takahata üstlenmiş. üstelik bu animasyon filmi 14 senelik bir çalışmanın sonucu. kendisi hakkında pek okumamış olsam da, çok farklı ve başarılı bir hikaye ile karşımıza çıkacağından eminim. zaten hiç olmazsa, 14 senelik bir emeğin sonuçlarını görmek için izlemeliyiz. 1 mart günü gece saat 22.00 seansı ile bizlerle buluşacak bu filmi sizin kadar ben de merak ediyorum.

sessizliğin bakışı / the look of silence
yönetmenimiz belgeselci joshua oppenheimer. kendisi daha önce öldürme eylemi filmi ile karşımıza çıkmıştı. öldürme eylemi, endonezya'da yaşanan abd destekli komünist avında ve soykırımında yer alan katillern hikayelerini bizlere anlatıyordu. oppenheimer, bu filminde ise tamamiyle zıt bir taraftan bakmış konuya. bu sefer kamera karşısında kurbanlar var. ilk filmin çok sapıkça olan tartışmalarına yara bandı olacak kadar estetik bir film izleyeceğiz bu sefer. film, dünyanın tüm iyiliklerine gözlerini kapayan kişilerin gözlerini açmak için çaba gösteriyor. sessizliğin bakışı filmini 1 mart günü saat 15.30'da izleyebiliriz.

filmleri festival sırasında izlemek için daha önce hiç izlemedim. bu yüzden filmlere okuduğum kadarıyla hakimim. her hangi bir yanlışlık varsa, bana ulaşarak ya da bu yazıya yorum yaparak bildirebilirsiniz.

9 Şubat 2015 Pazartesi

true detective'den başarılı bir long take

hepimizin hayran olduğu bir plandır long take. kurguya gerek duymayan, yönetmenin motor sesinden, kes diye bağrışına kadar olan kısımları kesintisiz ve uzun dakikalar boyunca plan çekme sanatıdır. yönetmenliğe yeni başlamış tüm kişiler, bir gün bu planı çekebilme hayali ile yanıp tutuşurlar. çekmesi çok zordur fakat izletmesi de inanılmaz gurur vericidir.

çekimin zorlu olmasından dolayı pek fazla yer de denk gelmeyiz bu plana. ustalığını tüm dünyaya kanıtlamış bir kaç yönetmen hariç, genel olarak bir çok amatör eline yüzüne bulaştırır. örnek vermek gerekirse, bu senenin güzel sayılabilecek filmlerinden(!) birdman'de gördük bu çekimi. inarritu, başrol oyuncusunu times square'de uzun bir yolculuğa çıkarıp, daha sonra tiyatro salonuna sokmuştu. her ne kadar filmi beğenmesem de, bu sahne diğer bir çok insan gibi benim de aklıma kazındı. zaten üzerinde emek harcanmış bir long take, film ne kadar kötü olursa olsun kalitesini belli ederek, kendisini unutturmamayı başarıyor.

true detective dizisini izlemiyorum fakat internette denk geldiğim bu sekansı sizlerle paylaşmak istiyorum. gerçekten başarılı ve üst sıralara oynayacak bir plan çekimi olmuş. cary fukunaga, çektiği bu long take ile isminden uzun süre söz ettirecektir. böylesine güzel sahnelerin izlenmeden geçilmesini gerçekten istemiyorum, çünkü çok nadir görebileceğimiz bu sahneleri çekmek hem çok zor, hem de izlemesi bir o kadar eğlenceli.

neden olduğunu anlayamadığım bir şekilde videoyu youtube üzerinden paylaşanlar, bu yazının içine videoyu yerleştirebileceğimiz kodu pasif hale getirmişler. bu yüzden video'yu bu sayfadan değil de, buraya tıklayarak youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

5 Şubat 2015 Perşembe

bir ölüp, bin kere dirilmek : selma

yönetmenliğini ava duvernay'ın üstlendiği, 127 dakika süren, büyüleyici bir hikayeye sahip olan film selma, yani özgürlük yürüyüşü. film bittiği anda ilk olarak en iyi müzik ödülü hiç almış mı acaba sorusu geldi aklıma. çünkü film, müzikleriyle sizi gerçekten çok etkiliyor. o kadar kaliteli bir parçanın heba olmasını istemiyorsunuz. altın küre'de en iyi orjinal müzik ödülünü aldığını, bir de oscar'da aynı dalda adaylığı olduğunu gördüğümde hiç şaşırmadım. bu müzik konusuna bu kadar hızlı giriş yapmama sebep olan glory şarkısını da dinlemek isteyenleri, bu müzikten mahrum etmek istemediğim için şuraya bir bağlantı yerleştirdim.

film bize david oyelowo'nun canlandırdığı martin luther king'in amerikayı değiştirecek olan sivil haklar yürüyüşünü anlatıyor. 1965 senesinde yapılan, tarih kitaplarına selma to montgomery march olarak düşen bu yürüyüş tüm gerçekçiliği ile anlatılmış. başkan ile king arasında geçen diyalogları, beyaz halkın olaylara nasıl dahil olduğunu, bir hak yürüyüşünün ve protestonun nasıl olması gerektiğini gösteriyor. zaten amerika halkı için efsane bir konumda olan martin luther king'i bir de beyaz perde'de, böyle başarılı bir cast ile görebilmek de bize nasip olmuş.


filme büyük beklentilerle gitmemiştim fakat film biraz süpriz yaptı. yukarıda da söylediğim gibi, başarılı bir cast, muhteşem kostümler, orjinal ve kıpır kıpır bir şarkı ile harika bir iki saat yaşadım. özellikle david oyelowo, bir ingiliz olmasına rağmen, amerikalı bir efsane karakteri çok iyi canlandırmış. aksan ile ilgili en ufak bir sıkıntı yaşamamış, genel de ingiliz oyuncular bu tür karakterlerde biraz olsun sıkıntı çekiyorlar. bir de bu oyunculuğun yanına tom wilkinson ve tim roth katılınca, cast olarak harikalar yaratabilecek bir ekip olmuşlar.

görüntülere gelecek olursak ben çok beğendim. hatta neden en iyi sinematografi ödülüne aday seçilmemiş diye de düşünmedim değil. özellikle birdman gibi, hayal kırıklığını üst düzeyde yaşadığım bir film bile bu bölümde adayken, bu filmin seçilmemesi gerçekten garip. sadece yürüyüşün başladığı sahneye baksalar, bu sahne bile bu dalda aday olmaya yeterdi. fakat akademimiz yine bizi şaşırtmaya devam etmiş, müzik ve en iyi film dışında hiç bir yerde aday olarak göstermemiş. bu hareketiyle de bir kez daha kendisini sorgulamama sebep oldu.

senaryo olarak yazılacak pek bir şey yok zaten. bir amerikan efsanesi martin luther king'i biraz olsun inceleyen, senaryonun ne olduğunu anlamıştır. izlenmesi de son derece zevkliydi, sıkmayan sahnelerle dolu bir film olmuş. yalnız biraz daha az konuşup, biraz daha fazla icraat izleyebilseydik daha hoş olabilirdi. bazı diyaloglar, istenileni vermesine rağmen baya fazla uzatılmış. bunun dışında, oyuncu kadrosuyla, görüntüleriyle, senaryosuyla ve en önemlisi müzikleriyle kesinlikle izlemeye değer bir film. her zaman olduğu gibi, akademi'ye olan güveninizin sarsılacağını bilerek izlemeyi de unutmayın.

3 Şubat 2015 Salı

yollarda sizi yalnız bırakmayan 9 şarkı

uzun yola çıktığım zamanlarda yüzümde hep bir gülümseme olur. bunun sebebini dinlediğim şarkılara bağlıyorum. yol şarkıları olarak geçen bu şarkıların çok farklı bir kimyası var. ne zaman dinleseniz, yalnız başınıza bir vosvosun içerisinde, biraz sonra tepenizde bir kamera genel plana geçecekmiş gibi hissettirir. işte uzun yollarımıza soundtrack olabilecek, denenmiş ve başarılı sonuç alınmış o dokuz şarkılık liste.



1- dire straits - sultans of swing
evet klişe. fakat adeta yol şarkısı olması için yazılmış bir şarkıyı pas geçmeyi istemedim. dire straits'in geneline baktığımızda aslında bir çok şarkısının bu klasmanda olduğunu görüyoruz fakat sultans of swing şarkısı, uzun yollarda her zaman farklı bir yere sahip olmayı başarmış, garantisi olan bir şarkı.

2- eagles - take it easy
muhteşem bir vokalin, tatlı bir akustik gitar ile desteklenmesi sonucu ortaya çıkan bir şarkı. eagles zaten hotel california adında şarkısıyla bize her zaman yolları, yol kenarındaki otelleri hatırlatıyor. bilinçaltımıza böyle işlenmiş bir grubunda, take it easy gibi bir şarkısını uzun yollarda pas geçecek değiliz.

3- terry jacks - seasons in the sun
bazı şarkılar nasıl oluyor da hiç eskimiyor gerçekten hayret ediyorum. bu şarkıya bu kadar hayret etmemin sebebi de, ben bu şarkıyı dinlerken, aile üyelerimden birisi olan babamın, sen bu şarkıyı nereden biliyorsun, benim gençliğimin şarkısı şeklinde bir çıkış yapması. kaliteli müzik her dönemde kendini dinletiyormuş demek ki.

4- the rezillos - top of the pops
bu kadar tatlı bir isme olan şarkı nasıl olur da çirkin olabilir? araba içinde, iki kişiden fazla seyehat ediyorsanız, arabanın içini bir dans pistine çevirecek şarkılardan birisi. eğlenceli, bir o kadar sosyal mesajı bol bir şarkı. sen çok yaşa fay fife, sayende yollar bize dar geliyor.

5- don mclean - american pie
bir star wars severiyseniz, girişiyle bile sizi çok uzaklara götürecek bir şarkı. sözlerin ağırlıklı olduğu, altında güzel bir müzikal altyapı barındıran american pie şarkısı, sizi bir eğlendiriyor, bir hüzünlendiriyor. amerikan pastasına hiç bu kadar hüzünlü veda etmemişsinizdir.

6- blondie - one way or another
bir amerikan dizisinde, yolda giden karakterlerin topluca söylediği eğlenceli şarkıları hepimiz biliyoruz. işte, one way or another şarkısı tam olarak bu kategoriye girecek bir şarkı. içerisinde bir de üst düzey solo barındıran bu şarkıyı bir kaç tekrardan sonra daha çok sevmeye başlıyorsunuz.

7- pat benatar - hearthbreaker
pat benatar isminin bu dünyaya bıraktığı tek hediye sanıyorum. guitar hero oynayanların en eğlenceli şarkılarından birisini biz yollara ortak ediyoruz. bize bağıra çağıra şarkı söyleme imkanı sunan bu şarkı, bu playlistte bir yeri hakediyordu.

8- pink floyd - wish you were here
evet, illa her yazıya pink floyd'u yazacağım, buna artık yavaştan alışsanız iyi edersiniz. fakat yabancı bir playlist yapıldığı zaman, pink floyd'un içinde olmaması bana sanat düşmanlığı gibi geliyor. böylesine güzel bir gitar sesini dinleten bu şarkıyı, yolda dinlemek sizi sakinleştirecek ve kulağınızın pasının silinmesini sağlayacaktır.

9- cem karaca - bindik bir alamete
yazmasak olur muydu? olmazdı tabii ki. tamamiyle yabancı bir playlist düşünsem bile, içerisine bir adet yerli şarkı katmadan duramıyorum. yılların eskitemediği, 16 sene önce yazılmış bir şarkının sözlerinin hala bugünü anlatmasına şaşırdığımız bu şarkıyı da hep bir ağızdan söylemek enerjimizi tekrar doldurmamıza yarıyor.

30 Ocak 2015 Cuma

önce kendini tanı : force majeure

yönetmenliğini ruben östlund'un üstlendiği 2014 filmi olan force majeure'u başka sinema'nın ön gösterimi sayesinde izleyebildim. filmin başlığı, hikayesini özetliyor. alplere tatile giden bir aile'nin fotoğrafları çekilerek başlanıyor filme. filmin ismi hikayenin bu kısmıyla bağlantılı olduğu kadar, aslında hikayesini dinleyeceğimiz babanın da hayatıyla bir o kadar bağlantılı. kendisini tanıyamayan, kendisiyle hesaplaşamayan, sahip olmak istemediği duygularını yenemeyen, kısacası hayata karşı yabancı olan ve yavaş yavaş hayatı tanıyan, kendi bedeninde kendisini bir turist gibi hisseden bir babanın hikayesi.

filmin açılış sahnesi çok etkileyici. bu sahnenin etkileyiciliği de sizi bütün film boyunca yalnız bırakmıyor. film mükemmel kar ve dağ manzaraları ile dolu. güzel bir kartpostalın yarattığı etkiyi bir çok sahnede hissedebiliyorsunuz. filmin başlarında gayet mutlu ve birbirlerine güvenen bir aile izlerken, bir anda akşam yemeği için oturdukları restorana doğru bir çığın yaklaşmasıyla, asıl hikayeye geçiş yapıyoruz. filmin başından beri izlediğimiz ve toplum tarafından da kabul gören, ailenin reisi rolündeki baba toplumun ve ailenin tüm değer yargılarına ters bir hareket ile, bu çığ gelirken ailesini yalnız bırakarak oradan kaçmayı tercih ediyor. ve bu dakikadan itibaren aile içindeki hesaplaşmayı ve çok daha ağır sayılabilecek, baba karakterin kendini tanımasını ve kendiyle hesaplaşmasını görüyoruz.


filmdeki karakterlere farklı bakış açılarıyla bakılma şeklini çok beğendim. bir tarafta o her zaman güvendikleri karakter olan babanın yalnız bıraktığı bir aile, diğer tarafta ise aslında yıllardır içinde tuttuğu ve kendisine bile itiraf edemediği o duygularıyla yüzleşen bir baba. bu hesaplaşmalar çok uzun diyalogları da beraberinde getiriyor. bu uzun diyaloglar sayesinde konuşmaları dinlerken her iki tarafı da düşünmeniz için yeterli süreyi elde ediyorsunuz. bir tarafta o büyük güven duyulan baba imajını kaybetmiş bir karakter, diğer tarafta hayal kırıklığı yaşayan ve artık kime güveneceğini bilemeyen bir aile var. kaçış anını yalanlayarak hala kendisinden kaçmayı tercih eden baba rolündeki tomas ile karısı ebba arasındaki tartışmalar şiddetlenmeye başladığı anda, somut bir kanıt sayılabilecek bir videonun ortaya çıkması ile aile artık yolun sonuna geliyor ve film ağır dram duygularıyla devam ediyor. kendisiyle nihayet yüzleşen ve böyle bir şekilde yaşamak istemeyen tomas karakteri ile kocasına duyduğu güven karşısında hayal kırıklığı yaşayan ebba ve çocukları harry ile vera.

bir tercih yapılması gerektiği zaman, bir çığdan korkarak kaçan babadan beklenmeyecek bir karar geliyor. çok daha ağır bir korku ile tomas kendisiyle yüzleşmeye başlıyor. kendisinde olmasını istemediğini fakat sahip olduğu duyguları açığa vuruyor. hem de bunu, tüm ailesinin önünde itiraf ediyor. filmin bu sahnesinde, başında çığdan kaçarak güvensizlik duygusunu yaşattıran babaya karşı aile içerisinde büyük bir güven duyulmaya başlıyor. çünkü aslında tomas karakteri, bu itiraf ediş ile içgüdüsel olarak yaşattığı güvensizliği, değişerek yeneceğini gösteriyor. büyük bir sevgi ile birbirine bağlı olan aile de son bir kez tomas'a güveniyor ve tekrar eski günlere dönme umudu ile bir arada oturuyor. zaten filmin son sahnesinde de tomas'ı, yoğun sis altında kaybolan ebba'yı gözünü kırpmadan kurtarmaya giderken görüyoruz ve tabir-i caizse tomas namusunu temizliyor.

film de anne karakterini canlandıran lisa loven ile erkek çocuğu canlandıran vincent wettergren'in güzel oyunculuklarını görüyoruz. neden bilmiyorum fakat ben vincent'in oyunculuğunu çok beğendim. filmin tüm özetini mimikleriyle bize yansıtmış. o'nun mimikleriyle ailenin ne durumda olduğunu anlıyoruz. zaten film boyunca da tüm duyguları en derinden yaşayan karakter harry oluyor. lisa loven ise uzun diyalogların hakkından çok iyi gelmiş. baba ve anne karakterinin çatışmasında, tahmin edebileceğiniz gibi en çok söz hakkı anne karakterinde oluyor ve bu uzun diyalogları lisa loven çok doğal bir şekilde, bu duyguları gerçekten içinde hissederek oynuyor. bu iki karakterin yanında, film de kahkaha atmamızı ve filmin kara mizah'a kaymasını sağlayan mats karakterini oynayan kristofer hivju var bir de. adeta bu film için yaratılmış özel bir karakter gibi. tipiyle ve oyunculuğuyla, eğer bu karakteri ondan başkası oynasaydı, karakterin nasıl eksik kalacağını göstermiş bize.

gerek görüntüleriyle, gerek hikayesiyle gerek de oyunculuklarıyla izlenmesi gereken bir film. karakter analizine açık olması, benim çok hoşuma gitti. iki tarafı da, iki farklı bakış açısıyla değerlendirebiliyorsunuz. film boyunca güzel bir yönetmenlik performansı sergileyen ruben östlund'da filmin içerisine sizi çok iyi çekiyor. bazı hararetli kavgalarda, siz de o masada oturuyormuş gibi geriliyorsunuz. izlendiği zaman hayata karşı farklı bir bakış açısı kazandıracak filmlerden bir tanesi.

28 Ocak 2015 Çarşamba

ertelenmiş umutlar : le passe

asgar ferhadi'nin yönettiği, bu film ile cannes en iyi kadın oyuncu ödülü alan berenice bejo'nun ali mossafa ve tahar rahim ile başrolünü paylaştığı 2013 yapımı bir fransız filmi le passe. gerilimin hiç eksik olmadığı ve bazen konuşulan o kadar diyaloğa rağmen tek bir mimiğin yettiği bir film. oyuncuların üstün yetenekleriyle ve senaryonun gerçekten iyi yazılmış olması bu filmi tepe noktalara çıkartmaya yetmiş gibi gözüküyor. sürekli olarak filmi tahmin etmeye çalışmanız ve her tahmininizde biraz daha fazla yanıldığınızı anlamanız da filme ayrı bir tat katmış.

film aslında ismi gibi geçmişi konu alıyor. başlıkta da söylediğim gibi, geçmiş zamanda sürekli ertelenen umutların bir aileyi nasıl perişan edebileceğini görüyoruz. hem de bu perişan etme durumu karakterlerinin hepsinin geçmişinde yaşayan bir karaktere dokunarak, bir çığ gibi büyüyerek geliyor filmin sonuna kadar. tüm karakterlerin birbiriyle olan diyalogları ve birbirlerine temas etmeleri, tüm hikayedeki karakterleri etkiliyor. hal böyle olunca da aslında bir polisiye film izler gibi konuyu çözmeye çalışıyorsunuz fakat her polisiye film gibi ne kadar tahmin ederseniz edin, yanıldığınız noktalar oluyor.


tahar rahim zaten sevdiğim bir oyuncu, çok doğal ve yetenekli. bu filmde de yine yapmış yapacağını. daha önceden hiç tanımayanlar bu filmde tahar rahim'i gördüklerinde eminim ki hemen diğer filmlerine bakıp, izlemeye başlarlar. kendisi öyle bir oyunculuk sergilemiş çünkü. fakat tahar rahim ne kadar iyi dersek diyelim, neden bilmiyorum ben ali mossafa'yı bu filmde biraz daha fazla beğendim. karakterin olduğu konumdan dolayı mı, diyaloglarının sağlamlığından dolayı mı hala bilemiyorum ama sanki hikaye boyunca tüm karakterleri toplayan o olduğu gibi, filmdeki tüm yetenekli oyuncuları da bir araya getirip, film üstü kalite çıkaran isim de o olmuş gibi geliyor. tabii, şimdi bu iki büyük ismi kenarıya bırakalım ve bizim ufaklık elyes aguis'e gelelim. bir minik adam bu kadar mı güzel oynanır? o ne mimiktir, o nasıl karaktere kendini kaptırmaktır, böyle güzel oyunculuk, bu yaşta yapılır mı? gerçekten çok kıskandım oyunculuğunu, umarım ilerleyen zamanlarda, gözümüzün önünde beyaz perde'de büyür ve böyle yetenekli bir isimi seneler sonra konuşuyor oluruz.

film boyunca aslında çok fazla ikilem arasında bırakılıyoruz. geleceği yaşamak için geçmişi yaşamaya zorunlu tutulan insanlar var. geleceğe umutla bakmalarına rağmen, arkalarından gelen o karanlık geçmiş her zaman onların yolunu kesiyor. ve gelecek ile geçmiş öylesine çatışma yaşıyor ki, karakterler bugünü yaşayamaz oluyorlar. ve geçmişin bu kadar karanlık olmasının sebebi de, aslında karakterlerin de boyunu aşan bir durum yüzünden oluyor. bazı olayları eksik anlamak, yalan söylemekten çok daha ötede kötülükler doğurur. karakterlerde aslında tam olarak bu yüzden hiç bir zaman geleceğe doğru adım atamıyorlar. bu kadar karışık bir hikayeyi zorlaştıran sebep ise, karakterlerin yalanları değil -ki zaten filmde aslında kimse yalan söylemiyor-, tüm konuları eksik anlamaları ve birbirleri arasında iletişim sorunları yaşamaları. bu yönüyle de aslında alışılmış yalana dayalı senaryoların yanında, orjinal bir senaryo olarak kabul edebiliriz. ve bu orjinallik filmin başından sonuna kadar devam ediyor, tek bir yerde patlak vermiyor.

böyle bir senaryoyu türkiye'de en az beş sezon televizyon dizilerinde izlerdik. bu beş sezonluk izletilebilir senaryoyu 130 dakikada göstermek de asgar ferhadi'nin ustalığı olarak kalsın diyelim. senaryo ve oyunculuklara hayran olduğum, en iyi kadın oyuncu ödüllü bu filmi izlemediyseniz kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum. izlerken asla sıkılmayacağınız ve her zaman bir sonraki sahneyi merak edeceğiniz bir film. sürükleyicilik ve dramı aynı film içinde sevenler ve bir de şiddetli diyaloglar ile gerilenler, filmi izledikten sonra ne dediğimi daha iyi anlayacaklardır.

27 Ocak 2015 Salı

başka sinema özel seçkisi - bir

uzun zamandır almak istediğim bir box setti. içerisinde inside llewyn davis, the great beauty, the square ve le passe filmleri bulunuyor. tüm filmleri yaklaşık bir hafta içerisinde bitirdim ve kesinlikle arşivlerde bulunması gereken bir seçki olmuş diyebilirim. zaten başka sinema gibi bir kurumun yanlış film seçimleriyle karşımıza geleceğini düşünmüyordum. bu yazımda da sizlere bu filmleri kısaca anlatmaya ve bu seti almanız için teşvik etmeye çalışacağım. çünkü gerçekten pişman olmayacağınızın garantisini verebilirim. beğenme sıralamama göre sondan başa gittiğimi söyleyerek filmlere geçiş yapıyorum.


dört/ the great beauty
aslında film çok sayıda ödül almış fakat ben pek beğendiğimi söyleyemem. yönetmenliğini paolo sorrentino'nun yaptığı bu film, ilerleyen yaşına rağmen karşı konulamaz bir cazibeye sahip olan yazar gamberdella'yı anlatıyor. bu süslü ve ihtişamlı hayatında ters giden bir şeylerin olduğundan emin olduğu için yazmaya uzun süre ara vermiş. bizler de bu karakterin aslında tüm romayı tanımasına rağmen nasıl yalnız olduğunu ve yazar kişilerin hayatlarındaki o çirkin yazamama duygusunu izliyoruz.

üç/ inside llewyn davis
bu film ile ilgili uzun bir yazıyı daha önceden yazmıştım. coen biraderler tarafından yönetilen bu filmde de greenwich müzik sahnelerinde gezinen bir gencin, sanatçının, bir haftasını izliyoruz. hayatın bir insanı nasıl görmezden geldiğini ve ne kadar büyük umutlarımız olursa olsun yine de bazen hayatın bizi pas geçtiği gerçeğini görüyoruz.

iki/ the square
toronto film festivalinde ve sundance film festivalinde ödüllerine kavuşan, oscar'da ise ödülü 20 feet from stardom'a kaptıran belgesel filmimiz the square. jehane noujaim'in bizlerle buluşturduğu bu film, iki buçuk yıl boyunca süren, büyük bir kaos haline dönüşen mısır devrimini bizlere gösteriyor. devrimin en başından, en sonuna kadar olayların içinde olan bir karakter ile, biz de kendimizi tahrir meydanında buluyoruz. özellikle gezi parkının gençliği olarak bu filmi kesinlikle izlememiz ve farklı ülkelerde yaşayan, farklı tenlere sahip olan ve farklı dillerde konuşan insanların nasıl aynı güzel duygulara sahip olduğunu görmemiz gerekiyor.

bir/ la passe
özel seçki içerisinde izlediğim en güzel filmdi. asghar ferhadi'nin çektiği ve en iyi kadın oyuncu ödülü ile berenice bejo'nun oynadığı bu filmi beğenmemek imkansız. filmi yeni izlediğim için hemen film ile ilgili bir yazı yazmak istemedim, filmi iyice sindirmeyi ve belki bir kere daha izleyip öyle yazıya dökmeyi istiyorum. izlediğim iyi dram filmlerinden olan la passe bir ailenin dramını anlatıyor. geleceğe umutla bakmalarına rağmen geçmişlerinden kurtulamayan bir ailenin ertelenmiş umutlarına nasıl üzüldüğünü izlemek istiyorsanız, asghar ferhadi bu film ile sizin imdadınıza yetişmiş diyebilirim.

en kısa sürede özel seçki iki'yi de alıp, yine aynı şekilde bir liste yazacağım.

26 Ocak 2015 Pazartesi

yine bir sanatçı sıkıntısı : birdman

büyük bir beklenti ile beklediğim iñárritu'nun yeni filmi birdman'i izleme fırsatı buldum. büyük bir beklenti ile beklememin sebebi, yönetmenlik koltuğunda iñárritu'nun oturmasının yanında bir de edward norton, naomi watts, michael keaton ve emma stone gibi isimlerin oyuncu olarak bu filmde yer almasıdır. filmi izledikten sonra üzerine bir çok yazı okudum fakat pek fazla bu yazılara katılamadım. ya ben çok bambaşka bir film izledim ya da artık insanlar beğenmedikleri şeyleri gözlerinde daha çok büyütüp, değerleştirmeye çalışıyorlar. tabii ben bu filmi beğenmediğim için " sen bir şeyden anlamıyorsun " diyenlerin çıkacağından eminim fakat en başından da dediğim gibi, ben görüşlerimi ve beğenilerimi, basit bir şekilde, kendi doğrularımla yazıyorum.

filme kurgu ve çekim yönünden, yani kısacası teknik yönden bakacak olursak gerçekten büyük bir başarı var. hızlı olmayan bir senaryoya rağmen, böyle kaliteli bir tekniğin varolması filmi çok hızlandırmış. uzun soluklu ve durağan bir filmi böyle bir hale sokmak büyük bir başarı. zaten iñárritu'yu bir çok insanın bu kadar sevmesi de bu kalitesinden kaynaklanıyor. eski filmlerindeki o güzel havayı bu filmde yakalayamamış olsam da, filmin bir çok sahnesinde iñárritu imzasını gördüm diyebilirim.


teknik yönüyle güzel olmasına rağmen, senaryo kısmında bana çok havada kalan bir senaryo gibi geldi. özellikle whiplash gibi, konusu bakımından benzer bir film ile oscar'da yarışıyorken, böyle bir senaryo ile başarılı olacağını pek düşünmüyorum. whiplash bir sanatçının başarısını dış etkenlere bağlarken, bu film de bir sanatçının kendi iç dünyasındaki yaşadığı olayların önemine bağlıyor. bir sanatçının günümüzde ne kadar zorluk çektiğini, bazen sadece gişe gelirini düşünmesi gerektiği için katlanamayacağı adamlar ile oynamasını ve kimsenin anlayamayacağı bir yalnızlığı yaşadığını izliyoruz.

boyhood ve birdman gibi filmlerin akademide veya başka bir yerde ödül alması beni rahatsız etmiyor, aksine biraz umut dolu oluyorum. sonuçta geleneksel kalıplardan çıkmayı başaran filmlerin böyle ödülleri alması gelecekte çekilecek olan filmlere yeni bir kapı açıyor. mesela aynı dalda aday olduğu the imitation game gibi, sadece akademi için çekilmiş bir filmin ödül alması yerine bu filmin ödül almasını çok ama çok isterim. fakat ne kadar ödül alırsa alsın ve film ne kadar beğenilirse beğenilsin, kaliteli bir film olmasına rağmen beğenmediğimi, böyle bir konunun çok daha iyi anlatabileceğini savunuyorum. belki de beklentiyi biraz yüksek tuttuğum için böyle bir beğenmemezlik yaşadım bilmiyorum fakat filmi izledikten sonra en ufak bir tepki vermeden ekranı kapatmam bile, filme olan nötr duruşumun farkında olmamı sağladı.

bir karakterin, kendi iç dünyasında yaşattığı başka bir karakter olduğunu kanıtlamak için süper kahraman hareketlerini izlememize gerek yoktu. zaten kendi iç sesiyle sürekli hesaplaşan bir karakteri böyle gereksiz güçler ile desteklemek ne kadar doğru olmuş tartışılır. küçük ayrıntılar ile anlattığı bu çatışmayı, o küçük ayrıntılar ile bırakmak yerine gözümüze soka soka anlatmış. durum böyle olunca da, bir çok kişinin anlamsız bulduğu bu sahneler ortaya çıktı.

tabi böyle olumsuzluklar olmasına rağmen, filmin oyunculuğunu yazmadan geçip, çarpılmak istemiyorum. uzun bir süre sonra bu kadar kaliteli bir kadroyu ilk defa izledim. hepsi ayrı ayrı, inanılmaz oyunculuklar sergilemiş. emma watson zaten benim için üst düzey bir oyuncuyken, bu filmde kendisini iyice kanıtlamış. edward norton'a değinmeye pek gerek yok, zira kendisi nasıl büyük bir isim olduğunu fight club'da göstermişti. burada sadece bu geçen zamanda formundan hiç bir şey kaybetmediğini bize kanıtlamış oldu. filmin bir diğer sevdiğim yanı ise kesinlikle dram konusunu çok iyi işlemesi. önceki yazılarımdan da anlayacağınız gibi, konusu dram olan bir filmde buram buram ajıtasyon olmasından nefret ediyorum. klişe olan ajitasyon sahnelerine yer verilmeden bu kadar yoğun bir dramı anlatmak herkesin harcı değildir.

aslında bu film ile ilgili bir yazı yazmayı düşünmüyordum fakat okuduğum o abartılmış beğeni yazılarından sonra filmi beğenmediğimi söylemek için yazdım. çok kaliteli, belki ödül alacak kadar yükseklere çıkmış fakat bir başka pencereden bakıldığı zaman ise bir türlü kendisini sevdiremeyecek bir film olarak kalacak aklımda her zaman. en iyi film ödülünü alırsa hayal kırıklığı yaşayabilirim fakat the imitation game gibi bir film bile bu dalda adayken, bu filmin bu ödülü alması da büyük bir sürpriz olmaz.

25 Ocak 2015 Pazar

maçın galibi necati ve saykolar

konserden çıkar çıkmaz bilgisayarın başına oturup yazıyorum bu yazıyı ve tüm konser boyunca her çalınan şarkıyı tek tek not aldım ve sizler için 30 şarkılık konser playlistini bu yazının sonunda paylaşacağım. bir süredir beklediğim bir konserdi ve nihayet kendilerini adam gibi dinleme fırsatını bulabildim. necati ve saykolar'ı bir ay önce gittiğim container hall konserinde keşfetmiştim. sahneye çıkacakları zaman, sigara içmek için dışarı çıkmıştım, kendilerini tanımıyordum çünkü. fakat içeriden gelen müzik, yeni yaktığım sigarayı attırıp, içeriye girmem için uyarmıştı beni ve içeri girdiğimde gerçekten kaliteli bir müzik grubunu kısa süreliğine dinleme şansı buldum. o günden bu güne kadar bir çok konser kaydını ve dur bak dinle geç adlı albümünü dinledim. kendilerini canlı canlı dinleme fırsatı da bugüne kısmetmiş.

öncelikle necati ve saykolar, denizli menşeili bir grup olup, bünyesinde serhat ergür (davul), alper kayman (gitar), barış şanlısoy (bas gitar) ve necati karadayı (vokal-bağlama) gibi isimleri barındırıyor. hepsi birbirinden yetenekli ve eğlenceli kişiliklere sahip. zaten bu kadar eğlenceli ve güler yüzlü olmaları da, tüm konser alanını etkisi altına alıyor, herkes saçma bir gülümseme ve mutlulukla dinliyor şarkıları.


kısa bir grup özetinden sonra gelelim konsere. ilk olarak, gerçekten çok sinirlendiğim ve aslında pek şaşırmadığım bir olayı anlatmak istiyorum. konserin henüz üçüncü şarkısındayken, mekanın tüm ses sistemi çökme noktasına geldi. şaşırmıyorum çünkü yıllardır savunduğum izmir'de bir konser salonu yok tezimin doğru olduğunu biliyordum. şarkı sırasında mikrofonda kopukluklar, enstrümanların seslerinin gidip gelmesi derken, ilk üç şarkıyı pek net dinleyemedik. on dakikalık zorunlu bir ara verildikten sonra bu sorun çözüldü fakat konserin güçlü bir şekilde başlamasını engelledi diyebilirim. özellikle moğollar ile başlayan konsere böyle bir mekan kazığı atılamazdı. açılış demişken, şampiyonlar ligi müziği'nin arka fonda olduğu, shevchenko'nun saykoları diye başlayan, maç daha başlamadan 4-0 öne geçtik diyen o anons kimin aklına geldiyse çok yaşasın. büyük ev ablukada'nın kaliteli anonslarından sonra ilk defa bir konsere başlamadan önce böyle eğlendim diyebilirim.

konser ile ilgili olumsuz tek bir düşüncem var onu en sona saklıyorum. neden olduğunu anlayamadım ve gerçekten hayal kırıklığına uğradım bu olumsuzluktan dolayı. bu konuya geçmeden önce konserin iyi taraflarını biraz yazmak istiyorum. bir kere, bu adamlar gerçekten müzik yapıyor! yaklaşık üç buçuk saat süren konserin tek bir kısmında bile sıkılmıyorsunuz. şarkıların özenle seçildiği belli, bu yüzden şarkılar birbirini çok güzel tamamlıyor. bir de arada yapılan sahne şovları devreye girince gerçekten konser tadından yenmiyor diyebileceğimiz bir klasmana oturuyor. hayır, gerçekten kızıl mavi şarkısını fatih terim, cem karaca, rafet el roman, kayahanbarış manço ve dilberay olarak yorumlamak nedir? bu nasıl bir kafa diyorum ve o kafanın bulunduğu alper kayman'a tekrar ve tekrar çok yaşamasını diliyorum. çok güzel ve gerçekten eğlendiğimiz taklitler oldu. bir de sanıyorum önceki konserlerde bu isimlerin yanında bir de zerrin özer taklidi yapmışlar, bu taklit zerrin özer'in kulağına gitmiş, kendileri de biraz korkmuşlar. umuyoruz zerrin özer kendilerini affetmiştir. fakat ciddi olmak gerekirse, türkiye'nin efsane müzisyenlerini böyle eğlenceli bir şekilde anmak ve o isimleri tek tek sahnede alkışlatmak çok hoş bir jest.

grup, rock müziğini ve nostaljik türk müziğini güzel harmanlıyor. tabii bunda en büyük rol necati'nin bağlamasında. bağlamayı çok güzel çalıyor ve rock müziğini sonuna kadar yaşıyor diyebileceğimiz bazı parçaların arasında bile bağlama hiç sırıtmıyor. hatta şarkıya farklı ve kaliteli bir yorum katıyor. bir de bağlamanın yanında, o güzel darbukasıyla seyircileri daha da coşturuyor. hatta biraz daha ileri gidip, konserin son şarkısı olan anlıyorsun değil mi parçasını flüt ile çalınca yeteneklerinin hepsini göstermiş oldu. yetenek demişken, tekrar anmam gerekecek ama alper kayman'ın mikrofonla arasında mesafe bırakmadan çıkardığı o sesi ya ben çok büyütüyorum ya da gerçekten büyük yetenek. şimdi bu isimleri söyleyip, barış şanlısoy ve serhat ergür'ü pas geçmek olmaz. bateri'de serhat az solo atmış olmasına rağmen başarılıydı. tabii takımın bana göre toparlayıcısı rolündeki (bunu müzik için değil, abi kardeş ilişkisi olarak söylüyorum) barış şanlısoy'da bas gitarıyla büyük işler çıkarıyor. neden bilmiyorum ama, sahnenin sol tarafında onu ve o uzun saçlarını görmek insana güven veriyor. hala içindeki o güzel çocuğu kaybetmemiş olması da çok güzel, kendisini kutluyorum.

şimdi gelelim olumsuz bulduğum kısıma. abi neden kendi şarkınızı çalmıyorsunuz? evet bu soruyu, böylesine uzun ve ciddi sayılabilecek bir konser yazısında abi diye soracak kadar samimi soruyorum, çünkü gerçekten çok büyük hayal kırıklığı yaşadım. cover şarkılar çok güzel, şarkı seçimleriniz inanılmaz ama biz oraya ne olursa olsun necati ve saykolar'ı dinlemeye geliyoruz. ben ki, evden çıkmadan önce son bir kere tüm albümü baştan sona dinleyerek, her şarkısından ayrı bir tat alıp heycanlanmış birisi olarak konserde sadece fırtına ve özlem şarkısını duyunca üzüldüm. inanın bana, albümünüzdeki altı şarkı arasından hangisine en güzel diyebileceğimi bile bilmiyorum çünkü bu altı şarkının hepsi cover yaptığınız şarkılar kadar başarılı. hepsinin sözleri ve müzikleri, konserde dinlemek için can attığım şeylerdi fakat siz koca 30 şarkılık güzel playlistinizde 6 tane şarkınızdan sadece 2 şarkınıza yer vererek, biz genç necati ve saykolar dinleyicilerini üzdünüz. bunun sebebini gerçekten merak ediyorum, nasıl öğrenebileceğimi de bilmiyorum. belki şu an ben çok anlayışsız bir şekilde böyle bir eleştiri yapıyorum ama, bir çok amatör grup bile bu tarz konserlerinde çok da başarılı olmayan şarkılarını çalmak için gayret ederken (ki hepsini destekliyorum, ne olursa olsun kendi şarkılarını çalmak büyük bir cesaret ve tutku göstergesidir) sizin bu kadar kaliteli şarkıları çalmamanızı anlayamadım. bu paragrafı bire bir size, umarım bu yazıyı okursunuz ümidi ile yazdım, çünkü tekrar samimiyete güvenerek, albüm şarkılarını konserde dinleyememek inanılmaz hayal kırıklığı oldu benim için.

özetleyecek olursak, genel hatlarıyla çok başarılı olan fakat kendi şarkılarına yer vermeyerek bizleri üzen bir konser yaşadık. çok yoğun bir konser programları varken ve grubun kalitesinin hala tam olarak anlamayıp, destek çıkmayan bizler karşılarındayken, ilerleyen zamanlarda neler yapacaklar merakla bekliyorum. ama umarım ilk iş olarak, konserlerinde albümdeki tüm şarkılarını çalmaya karar verirler. çünkü ne olursa olsun, orada insanlar necati ve saykolar ismine geliyor, onların şarkılarını duymak için geliyor. cover şarkılar harika evet ama dur bak dinle geç albümündeki şarkıların da onlardan altta kalır yanı pek yok.

bir kaç şarkıyı atlamış veya karıştırmış olabilirim, resmi bir playlist değil sonuçta fakat en fazla iki şarkıyı atlamış olduğumu ve hiç bir şarkıyı karıştırmadığımdan emin olduğumu söyleyerek 24 ocak 2015, izmir hayal kahvesi, necati ve saykolar playlist adındaki emeğimi sizlerle paylaşıyorum.

  • moğollar - ıssızlığın ortasında
  • asu maralman - bağrı yanık dostlara
  • mfö - psikopatım
  • düşler sokağı - bir kuş konsa badi parmağıma
  • barış manço - hal hal
  • neşet ertaş - yanıyorum
  • nazan öncel - gidelim buralardan
  • kazım koyuncu - ben seni sevdiğimi
  • funda arar - arap saçı
  • ezginin günlüğü - sigaranın dumanına sarsam
  • ebru gündeş - kızıl mavi
  • sezen aksu - onu alma beni al
  • erkin koray - estarabim
  • yurtseven kardeşler - zühtü / opus - life is life
  • seksendört - dokunma
  • kıraç - yıllar sonra rastladım
  • hayko cepkin - melekler
  • tülay özer - ikimiz bir fidanız
  • zara - hasretinle yandı gönlüm
  • cem karaca - tamirci çırağı
  • barış manço - lambaya püf de
  • cem karaca - bindik bi alamate
  • necati ve saykolar - özlem
  • orhan gencebay - kaderimin oyunu
  • necati ve saykolar - fırtına
  • hayko cepkin - ölüyorum
  • şebnem ferah - deli kızım uyan
  • orhan gencebay - hatasız kul olmaz
  • barış manço - yeni bir gün doğdu
  • barış manço - anlıyorsun değil mi
bu uzun playlist ve yazının içeriğinde kullanılan resim şahsımıza aittir. türk sanatıyla ilgilenen, müziğe ve insanlara saygı duyan, içinden mutluluğu eksik etmeyen herkesin kullanması serbesttir. 

24 Ocak 2015 Cumartesi

gerilim dolu bir yarış : whiplash

bazı seyirciler, insanların birbiriyle yarıştığı filmlerde çok daha fazla ağlıyorlar. kaybedenin belli olduğu bir film, insanlar için çok daha üzücü olabiliyor. konusu müzikal olmasına rağmen, bütün bir film boyunca gerildiğimiz ve bir araba yarışı izliyormuş gibi yarışan müzisyenleri gördüğümüz film olan whiplash'i yazmak ve çekmek damien chazelle'ye düşmüş. filmi aslında uzun bir zaman önce izledim, hatta bir gece izleyip, ertesi gün uyanıp tekrar izleyecek kadar da beğendim. fakat yazıyı biraz zaman sonra yazmamın sebebi, bu yazının baştan savma bir yazı olmamasını istemem. bu kadar değerli bir film için olabilecek en boş vaktimi ve en dinç kafaya erişmeyi bekledim.

film genç ve yetenekli bir baterist olan andrew ile takıntılı ve mükemmeliyetçi bir orkestra şefi olan fletcher'ın arasındaki tabir-i caizse savaşı konu alıyor. başarılı olma yolunda bol bol kan ve ter izlediğimiz bu filmde, başarıyı sadece dünyaya acayip gelen insanların ulaşabileceğini görüyoruz. inanılmaz bir antreman programına kendini adayan ve psikolojik olarak bitmesine rağmen hala ayakta kalmayı başarabilen andrew için gerilim hiç düşmüyor. kendisine sürekli oyunlar oynayan ve bu genci keşfeden şef fletcher'a ise filmin sonuna kadar yeri geliyor hak veriyoruz, yeri geliyor küfür ediyoruz. inişi ve çıkışı bu kadar bol bir filmin içinde de ne kadar gerilim barındırdığını tahmin edebiliyorsunuzdur.


fletcher karakterini canlandıran j.k. simmons altın küre'de en iyi yardımcı oyuncu ödülünü aldı ve sanıyorum bu rol ile bu sene toplayamayacağı bir ödül yok. böylesine gerçekçi ve oynadığı karaktere bu kadar alışabilen bir oyuncuyu son senelerde hiç göremedik neredeyse. tabi bunun yanında andrew'i canlandıran miles teller'ın da güzel oyunculuğunu izliyoruz. bir de senaryo ve filmin içerisindeki müzikler güzel olunca, ortaya eşi benzeri görülmemiş ve uzun zaman da listelerin üstünde kalmaya aday olan bu film ortaya çıkıyor.

başarılı olmanın ne kadar zor olduğunu ve başarılı insanların hayatlarındaki o dönüm noktalarını çok güzel açıklamış film. hatta sonlarına doğru fletcher'ın " there are no two words in the english language more harmful than good job. " sözü aslında filmin özetini tek bir cümleyle açıklamamıza yetiyor. bir insanı başarılı olarak görmek istiyorsak, bu insanı " evet sen çok iyi bir iş yapıyorsun " diyerek pohpohlamak bazen güvenilir bir yol değildir. başarısız olmuş bir müzisyene, kırmamak için bu cümleyi kurmak yerine o'nun kafasına bateri zili atarsanız, bu hareketiniz başarısız müzisyeni bir efsane yapabilir. bu felsefeyi özümseyen ve biraz abartarak yaşayan orkestra şefimiz fletcher'da tüm öğrencilerini bu disiplin ile yetiştiriyor ve bu dünya'da aynı o'nun gibi hırslı olan, başarının peşini hiç bir zaman bırakmayan andrew ile karşı karşıya geldiğinde, düşüncesinde ne kadar da haklı olduğunu anlıyor.

oscar'da en iyi film ödülüne aday gösterildi whiplash. ve ben, kategorinin favorisi olan birdman ve the grand budapest hotel yerine bu filmi favorim yapıyorum. konusuyla, oyunculuklarıyla, eşi benzeri görülmeyen sahneleri ve müzikleriyle böylesine bir başyapıt oscar'da en iyi film ödülünü almayacak da ne alacak merak ediyorum. fakat bu merakıma rağmen, bu ödülü whiplash gibi, diğer filmlere göre biraz daha genç olan bir filme bırakmayacaklarından da eminim diyebilirim. tabi bu düşüncemden ne kadar eminsem, altın küre'yi almış olan j.k. simmons'ı da sahnede tekrar en iyi yardımcı rolünü alırken göreceğimden de aynı derecede eminim. toplam da 5 kategoride adaylığı olan whiplash'in oscar performansını gerçekten merak ediyorum, ve gerilim dolu izlediğimiz bu muhteşem filmi, oscar sırasında yine gerilimli bir şekilde takip edeceğimizden eminim.

kan, ter, hırs, başarılı olmak ve psikolojik savaşların bulunduğu bu gerilim filmi, son zamanlarda ortaya çıkmış, kendi dalında en kaliteli işlerden birisi. bir de böylesine kalite kokan bir filme, başarılı oyunculuklar da eklenince, eğer izlemezseniz sizin için bir utanç kaynağı oluşturabilecek bir başyapıt haline gelmiş. dediğim gibi, sadece beş saatlik bir uyku molası vererek iki kere arka arkaya izlediğim bu filmi, daha kaç kere izleyeceğimi ben merak ediyorum fakat sizler bu başyapıtı izlemeyi erteliyorsanız, bu aralar aldığınız en kötü kararlardan birisi bu erteleme kararıdır diyorum.

22 Ocak 2015 Perşembe

şikago'ya uzanan hayatlar : sen şarkılarını söyle

joel ve ethan coen tarafından yönetilen, inside llewyn davis filmi 2013 cannes film festivalinde büyük juri ödülünü kazandı. böylesine bir filmi whiplash'den sonra izleyince, müzikal filmlerin her ne kadar konuları aynı olsa da, içerik olarak birbirlerinden nasıl ayrıldığını anladım. birisinde gerilim içerisinde bir müzisyenin nasıl tepeye çıktığını izlerken, bu filmde ise, sakinlik içerisinde bir sanatçının çöküşünü izliyoruz. whiplash ile pek karşılaştırabileceğimiz bir film değil bana göre, hatta eşleştirmek istesem bu filmi nuri bilge ceylan'ın kış uykusu filmi ile karşılaştırmayı düşünürdüm.

sonunu, filmin en başında izlediğimiz yüzlerce film var belki fakat bu son ve başlangıcı bağlayan film biraz daha farklı. başında gördüğümüz sahnede umutlu ve başarılı olacak bir sanatçının hayat hikayesini izleyeceğimizi düşünürken, sonunu aynı sahneye izlememize rağmen tamamiyle farklı duygular ve bakış açısıyla görüyoruz. bu sebepten de, film sonu ters köşe yapan filmler arasına, sonunu baştan göstermesine rağmen hızlıca bir giriş yapabilir. umutlu ve başarılı olacak adamın, aslında nasıl umutsuz bir halde sokak arasında dayak yiyen bir adam olduğunu seyrediyoruz.


bazen başlangıç olarak gördüğümüz, büyük umutlarla yola çıktığımız hikayelerimiz aslında bizim sonumuzu hazırlayan hikayeler haline gelir. biz büyük umutlarla yelken açmamıza rağmen, hayat bizi hiç görmeden pas geçebilir. ve eğer bir sanatçı iseniz, bu sizi tüm toplumdan ve değerlerinizden uzaklaştırmaya başlar. hayatın şifresini çözdüğünü düşünen ve sanat harici tüm işleri boş iş olarak adlandıran bir kişinin elinden, o'nun sanatını alıp, başarısız yaparsanız, bir gün bir köprüden atlayarak hayatına son verir.

kısır döngüyü anlatan film, konusunu tamamlayacak şekilde bir kurguyla karşımızda. kurgu ve yaşanan hikayelerin de birbirini tamamlayacak bir kısır döngüyü tamamladığını görüyoruz. absurd bir mizah ile hüznü yaşıyoruz. karakterin kendisi gibi, film de ağır bir şekilde ilerliyor. bu yüzden bu hüznü tüm film boyunca sakin bir şekilde, içimize işlemesine izin vererek izliyoruz. başında her ne kadar umutlu olsak da, filmi bir noktada çözmeye başladığımızda kendi hayatımızı izlediğimizi anlıyoruz. hikayeler farklı fakat hissettiğimiz duygular hep aynı.

bir başyapıt olarak değerlendirilmese de, izlenmesi gereken ve güzel duyguları yaşatan bir film. bu duyguların arasında kendinizi bulabilmek ve hayatınızda bu duyguların da var olduğunu size anlatan inside llewyn davis'i kesinlikle izlemelisiniz kategorisinde değil de, boş zamanınız da açıp izleyebileceğiniz bir film kategorisinde görebiliriz. coen kardeşlerin filmlerini beğenmeme rağmen ve cannes büyük juri ödülüne saygı duymama rağmen, beni çok fazla büyüleyen bir film olmadı. fakat dediğim gibi, içinize işleyecek ve bazı şeylerin farkına varmanızı sağlayacak hikayesi ile, boş zamanınızda izlemenizi kesinlikle tavsiye ettiğim bir film.

18 Ocak 2015 Pazar

izmir için iftar vakti

yeni seneye girdiğimiz şu güzel ilk ocak ayının sonlarına doğru inanılmaz güzel etkinlikler var izmir'de. bu kadar arka arkaya kaliteli etkinliği cüzdanlarımızın ve vücudumuzun kaldırması dileği ile yazıya başlıyorum. yahu bu izmir'e neden sanatçılar gelmiyor diyen bizlere, tokat gibi cevap atan bir etkinlik programı bekliyor bizi. bir de şu güzel programa ek olarak büyük ev ablukada'yı ve yedi pink floydlar ve iki cüceler'i görebilsem tam olacaktı sanırım. bir de, pilli bebek gelseydi sanırım bir daha konsere gitmeyi bırakırdım. ben kendime uygun olan üç haftalık programımı çıkardım, sizlerle de paylaşmak istedim.


21 Ocak / Neden Tarkovski Olamıyorum...
yoğun bir müzik programına girişmeden önce, yönetmenliğini murat düzgünoğlu'nun yaptığı ve ödülleri bulunan bu filme kesinlikle gidilmesi gerekiyor. izmir karaca sineması'nın bünyesinde bulunan başka sinema ayrıcalığı ile 21 ocak tarihinde akşam 21:30 seansı ile ön gösterimde olacak. merakla beklediğim bu filmin konusuna ve filmin başka sinemadaki sayfasına ulaşmak için buraya bakabilirsiniz.

24 Ocak / Gaye Su Akyolkonser iptal edildi.
kendisi hakkında daha iki gün kadar önce yazı yazmıştım, bugün twitter hesabından izmir konserini duyurdu. mutlu olduk ve rakı içilecek bir akşamı şimdiden belirlemiş olduk. izmir hayal kahvesinde sahneye çıkacak konserin detaylarını buradan okuyabilirsiniz. akyol ile uzaya gitmeyi isteyenler için kaçırılmayacak kadar güzel bir konser olacaktır.

31 Ocak / Necati ve Saykolar
24 Ocak / Necati ve Saykolar
biletix'in sitesinde konser 24 ocak olarak geçiyor fakat kendileri 31 ocak olarak duyurdular konseri. yine hayal kahvesinde izleyeceğiz bu grubu da. zaten yukarıda da gördüğümüz gibi 24 ocak'ta gaye su akyol'un konserini izleyeceğimize göre kesin tarih olarak 31 ocak'ı verebiliriz. tarih değişikliğini beklediğim konser sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.
yıllar sonrasından gelen edit: konser 24 ocak tarihinde. gaye su akyol dokuz'da sahne alıyor, arkasından on bir buçuk'ta necati ve saykolar'ı izleyeceğiz.

31 Ocak / Jehan Barbur
burada bir seçim yapmak zorunda kalıyoruz. jehan barbur'u çok fazla dinlediğim için ben tercihimi necati ve saykolar'dan tarafa kullanacağım. fakat jehan barbur gibi bir ismi daha önce canlı olarak dinlemeyen varsa tek önerim, düşünmeden bu konseri seçmeleri. kendisini sahnede bir kere görmek çok önemli. ikisinin 31 ocak tarihinde çıkması ise, yine biz izmirli şanssızlara denk gelmiş. konser akm yunus emre'de, detaylar burada.

3 Şubat / Ferhangi Şeyler
1987 yılından beri oynuyor, ve bu oyun hala oynanıyorsa vardır bir bildiği bu adamın diyoruz. son zamanlarda biraz topa tutulsa da, kendisinin bu oyunu türkiye tiyatrosunda önemli bir yere sahip. daha önce izlemeyenler ve 3 şubat'ta daha önemli bir işi olmayanlar için gidilesi bir plan. akm yunus emre'de oynanacak oyunun biletleri ve detayları için tıklayabilirsiniz.

4 Şubat / Birsen Tezer
uzun bir aradan sonra geliyor birsen tezer. ya da benim kaçırdığım bir yakın tarih konseri olabilir. farklı tarzıyla yine ikinci cihan demek için akm yunus emre salonunda izleyeceğiz kendisini. 4 şubat olarak belirlenen konserin detaylarına ulaşmak için buraya tıklayın, bir de biletinizi almayı unutmayın.

16 Ocak 2015 Cuma

oscar'a uzanan film : the grand budapest hotel

the grand budapest hotel, wes anderson'un çektiği yeni uzun metrajlı filmi. film bu sene bir çok dalda oscar ödüllerine aday gösterildi ve filmi izlediğinizde aldığı hiç bir adaylığın şans eseri gelmediğini anlıyorsunuz. farklı ve orjinal bir senaryosu ile, muhteşem görüntüler ile güzel zaman geçirebileceğiniz bir film. bu yazıyı film hakkında fazla uzatmayıp, filmin oscar yönünü yazmak istiyorum. sonunda pek de haddim olmasa, oscar'da alacağını düşündüğüm ödüllerinin tahminini yapacağım, bakalım bu seneki ödül tutturma performansım nasıl olacak, ben de merak ediyorum.

film'de gustave h. isimli inanılmaz maceralar ile dolu hayatını izliyoruz. zaaflarından asla vazgeçmeyen, hırsı ve azmini hiç bir zaman kaybetmeyen ve aynı zamanda çok zeki bir karakteri canlandırıyor ralph fiennes. kendisinin sıfırdan yakaladığı bir başarı, ve bu sıfır noktasında devraldığı, bildiği her şeyi öğreteceği öğrencisi sıfır mustafa ile girdikleri maceralar çok sürükleyici. film ortalama bir süreye sahip olmasına rağmen, asla sıkılmıyorsunuz. tabi bu sıkılmamanın temel sebeplerinden birisi de inanılmaz bir görüntü yönetmeni olan yeoman diyebiliriz. filmi başlattığınız andan ilk yirmi dakika boyunca ekranda gördüğünüz görüntülere inanamayacaksınız. güzel bir sanat ekibinin, bir filme nasıl bir kalite ekleyebileceğini bu giriş ile anlayabiliriz.


film ne kadar orjinal bir hikayeye sahip olsa da, fazla derinlere inebileceğiniz bir hikaye değil. üzerinde uzun uzadıya düşünmemiz gereken metaforları ya da çıkmazları barındırmıyor içerisinde. her şeyin gayet anlaşılır düzeyde geçtiği, sadece bazı kısımlarda polisiye'ye bağlayıp, kimin ne olduğunu çözmek için uğraşıyoruz o kadar. bazı sahneler çok fazla duygusallık içerirken, bazı sahnelerde ise hiç beklemediğiniz, gerildiğiniz anlarda kahkahayı patlatabiliyorsunuz. bu yönleriyle filmin size sürekli sürpriz yapması sizi daha çok filme bağlıyor.

kendisi en iyi film dalında birdman, boyhood, the imitation game ve whiplash gibi filmler ile yarışıyor. eğer ben bu sene bu ödülü verebilecek tek yetkili isim olsaydım, bu ödül tartışmasız olarak gözümde whiplash'e giderdi. farklı çizgisiyle, farklı senaryosu ve muhteşem oyunculuklarıyla whiplash gibi bir filmi geçebilecek bir başka film olarak ise - birdman'i izleme fırsatı bulmadığım için ayrı tutuyorum - kesinlikle bu filmi söyleyebilirim. kısacası gönüllerde whiplash yatıyor fakat en iyi film ödülünde birinciliği boyhood ya da bu filmin alacağını düşünüyorum ve tekrarlıyorum: henüz birdman'i izleme şansım olmadı. the imitation game'i yazmak bile istemiyorum, gerçekten artık matematikçileri konu alan her filmin akıl oyunları'na benzediğini düşünüyorum. bari problemi çözdükleri sahne aynı olmasaydı be diyerek bu filmi direk eliyorum.

en iyi yönetmen ödülüne şu an girmeyeceğim çünkü dediğim gibi birdman'i izleyemedim. zaten grand budapest hotel filminin bu oscarlarda sürekli olarak birdman ile çekişeceğini düşündüğümden, birdman'i izlememişken ikisinin aynı adaylığını koydukları ödüllere yorum yapmak çok zor benim için. aynı yorumu senaryo ödülü için de yapacağım, çünkü daha izlememe rağmen birdman'in bu ödülü alacağını fakat bir terslik olursa da ödülün grand budapest'te kalacağını düşünüyorum.

eğer şu ödülü almazsa sayın amerikan akademisine kırılırım dediğim iki ödül var. birincisi kesinlikle en iyi görüntü yönetmeni ödülü, ikincisi ise en iyi prodüksiyon tasarımı. tabi bu iki ödülün yanına gönlüm nedense en iyi kostüm ödülünü de eklemek istiyor ama daha izlemediğim bir çok aday film varken bu kadar da atıp tutmayı doğru bulmuyorum. fakat yukarıdaki iki ödülü alamazlarsa çok fazla hayal kırıklığına uğrayacağım ve gerçekten amerikan akademisine yok artık diyeceğim - ki ödülü alacağından emin olduğum bir kaç filmi adaylıkta göremeyince zaten şaşkın durumdayım -. bu iki ödülü sonuna kadar hak eden ve artı olarak en iyi kostüm ve en iyi film film ödülünü almasını az da olsa düşündüğüm the grand budapest hotel'in oscar töreninden en az üç, en fazla dört ödül ile ayrılacağını düşünüyorum.

kısacası samimi olmam gerekirse bu filmi pek yazamamanın sebebi film hakkında ne diyeceğimi çok fazla bilemememdir. ancak filmi çok fazla beğendiğimi ve yukarıda yazdığım ödüllere kesinlikle layık olduğunu söylemek istiyorum. bugün oscar adaylarının açıklanması sebebiyle de, hakkında pek fazla bir yorum yapamayacağım bu filmi birazcık oscar düşüncelerim adlı başlığa soktum. tabi aday olan tüm filmleri izledikten sonra uzun uzadıya oscar'ı ve adayları yorumlama heyecanımı hala içimde tutuyorum, oscar'a yaklaştığımız günlerde uzun uzadıya bu konuları konuşacağız zaten.

15 Ocak 2015 Perşembe

dinlemekten sıkılmadığımız beş şarkı

bazı şarkılar var ki, aradan beş dakika da geçse, seneler de geçse, tekrar ve tekrar dinlettiriyor kendisini. herkesin böyle şarkıları vardır. kimisi rakı masasında düşer akıllara, kimisi durakta otobüs beklerken. en özel anların, en özel duyguların şarkılarıdır. kimisi umutla doldurur içimizi, kimisi geçmişte yaşanan olumsuzluklara karşı gülümsetir. ben de sizlerle, asla sıkılmayacağım yüzlerce şarkının içinden o beş şarkımı paylaşmak istedim.


beş/ barış manço - dönence
zaten hepimizin kahramanıdır barış manço. adam olacak çocuklar programıyla büyüdük hepimiz. o'nun sayesinde biraz da adam olduk. bu güzel karakterinin yanında türk rock müziğine eşi benzeri olmayan şarkılar bıraktı bir de. o şarkılardan birisi de, asla ama asla eskimeyen dönence oldu.

dört/ dire straits - sultans of swing
kendileri çok sevdiğim bir gruptur. özellikle izlemeyenler varsa, alchemy konserini bir an önce izlesin. çünkü eğer biraz olsun seviyorsanız, bu konser ile aşık oluyorsunuz. bu konserin en can alıcı şarkılarının başında telegraph road gelse de, benim için sıkılmadığım ve hala en çok dinlenen şarkısı sultans of swing, hiç bir zaman eskimeyecek bir şarkı.

üç/ necati ve saykolar - fırtına
yeni keşfettiğim bir grup olduğu için mi bilemiyorum fakat, yaklaşık üç haftadır aralıksız dinliyorum. çok profesyonel bir müziğe ve eğlenceli sözlere sahip olan bu şarkıyı daha önce keşfedemediğim için baya üzüldüm, siz üzülmeyin, bir an önce dinleyin. uzun bir zaman boyunca sıkmadan dinleyeceğim gibi geliyor. bu arada, necati ve saykolar'ı bilen ve seven izmirliler için güzel bir haber, 31 ocak'ta alsancak hayal kahvesi'ne geliyor kendileri. 

iki/ erol evgin - aldım başımı gidiyorum
beş şarkı heralde bu kadar birbirinden bağımsız olabilirdi diye düşünüyorsunuz belki ama arka arkaya tek tarz müzik dinlemektense böyle daldan dala atlamayı çok daha fazla seviyorum. hem böyle bir beş olduğu zaman, herkesin ortak noktasını buluyormuşum gibi geliyor. uzun lafın kısası, eskilerden gelen bu şarkıyı dinlemek hem biraz nostaljiyi yaşatıyor, hem de sözleriyle güzel bir ziyafet sunuyor.

bir/ pink floyd - hey you
yukarıda yüzlerce sıkılmadığım şarkı var demiştim. yüzlerce de, binlerce de olsa, sanıyorum ki bir numara her zaman bu şarkı olacak benim için. zaten böyle düşündüğüm için de, şarkıdaki together we stand, divided we fall gibi efsaneleşmiş bir sözü üzerimde sonsuza kadar taşıyorum. bu şarkıyı bilmiyorsanız bile, bir yerlerde kesinlikle duymuşsunuzdur. çünkü, en anlamsız ve alakasız yerlerde bile benim karşıma çıkıyor. kısacası, bu şarkı ya benim kaderim ya da tüm dünyanın sıkılmadan dinlediği bir şarkı.

14 Ocak 2015 Çarşamba

uzaya gidecekler için : gaye su akyol

türk sanatına sert bir tokat gibi geldi develerle yaşıyorum albümü ile. uzun zamandır itunes'da rock kategorisinde birinci sırayı bırakmamaya yemin etmiş şekilde, sanatını yapmaya devam ediyor. neden bilmiyorum ama, gaye'yi dinlerken müzik dinlemiyormuşum da, sanatın her dalından yararlanıyormuşum gibi geliyor. gözümün önüne onun çizeceği resimler geliyor, ortalık alaturka kokuyor, zihinler açılıyor, e tabii kulakta da develerle yaşamayı bir hobi olarak benimseyen o kızın sesi.

albüm baştan sona sürükleyici bir hollywood filmi tadında ilerliyor. bir şarkıdan diğer şarkıya geçerken, sanki aynı şarkıyı dinliyormuşsunuz ama çok başka bir tad alıyormuşsunuz gibi geliyor. yani, aslında her şarkı aynı tarz ama her şarkı bambaşka bir tada sahip. şimdi abartıyorsun diyeceksiniz ama, bu kadın resmen deep purple kalitesinde müzik yapıyor. bir şarkıda ah şimdi bir rakı olsaydı diyorsunuz, sizin için gaye o an bir müzeyyen senar oluveriyor, bir sonraki şarkıya geçtiğinizde hani nerede benim viskim, burası sanat koktu diyorsunuz. sizi oradan oraya sürüklüyor, ama o tatlı sesiyle sizi hiç bir zaman yalnız bırakmıyor.


albümün en beğendiğim şarkısı develerle yaşıyorum diyeceğim fakat hayatımda ilk defa, dinlediğim bir albümde hangisi bu albümün en güzel şarkısı acaba diye oturup düşündüm. sanıyorum bu şarkının ismini albüm ismine verdiği için üzerimde bir baskı hissedip bu şarkıyı seçtim. yoksa abbas ile başlayan, ruhun ölmüş senin ile biten albümde en güzel şarkısı diye seçim yapmak, uzaya gitmekten daha zor. ama kendisi de demiş, ya o uzaya gidilecek, ya o uzaya gidilecek. e bir tane şarkı seçmek gerekiyorsa, o da albümün adı hatrına develerle yaşıyorum olsun dedim.

resim ile, tiyatro ile ya da sanatın diğer tüm dallarıyla uğraştığını daha müzik kulağıma ilk iliştiği anda anladım. çünkü böylesine güzel ve tatlı bir sesin, boş bir beyinden çıkamayacağını anlıyorsunuz. rakı masasında tartışılacak kadar ağır şarkılar hepsi. hem de bu kadar alaturka bir ağırlılığı olmasına rağmen, aynı zamanda da alafranga bir müziği dinliyorsunuz. gerçekten gaye'yi cümlelere dökmekte zorlanıyorum, çünkü anlatılmaz ve yaşanılır denilen bir sanatçı varsa, türkiye'de bu isim tartışmasız gaye su akyol'dur.

rakıyı sensiz içemeyelim diye, köprüyü sensiz geçemeyelim diye, birlikte küllenip bitelim diye, sevdirdi kendini bize gaye su akyol. umarım tüm istekleri, tabii en başında uzaya gitme isteği gerçekleşir. bizler de, seni uzun yıllar boyunca dinlemeye devam ederiz. ayrıca albümü alacak kişiler olursa, kesinlikle plak almalarını öneriyorum. çünkü böylesine bir sesi tamamiyle dijital bir ortamda harcamak yerine, kendisi gibi alafranga ama bir o kadar da alaturka olan plak albümüyle dinlemeniz çok daha ayrı bir deneyim. bir de albümü ilk defa dinleyeceksiniz, yanınızdan bir duble rakınızı eksik etmeyiniz.

13 Ocak 2015 Salı

köpekler ve onların tanrıları : white god

yönetmenliğini kornél mundruczó'nun yaptığı, bir maceristan filmi olan white god'ı, başka sinema sayesinde bugün izleme fırsatı buldum. filme gitmeden önce konusuyla beni etkileyen bir film olmuştu. üzerine bir de cannes'da belirli bir bakış bölümünde en iyi film ödülünü alması, beyaz perdenin yolunu tutmama sebep oldu. film canlı habitatında yer alan insan ve köpeklerin birbirleriyle ve kendi içlerindeki ilişkisini anlatıyor. tabi bu denklemdeki bilinmeyenler çok olduğu içinde inanılmaz bir analiz ve dram filminin içinde buluyoruz kendimizi.

film hagen isminde uysal bir köpeğe sahip olan lili'nin hikayesini ve uysal köpeğimiz hagen'ın hikayesini anlatıyor. filmin başında yurt dışına çıkması gereken anne, köpeği ve lili'yi babalarına emanet etmesini görüyoruz. babanın köpeği evin içinde istememesi ve köpekten kurtulmasıyla, artık iki farklı karakterin hayatta kalmak için verdikleri çaba devreye giriyor. tabi bu çaba, lili cephesinden bakıldığı zaman psikolojik bir çaba iken, hagen için biraz daha vahim bir hal alıyor. kötü sahiplerin eline geçmesinden dolayı çektiği çileleri izliyoruz.


filmin en düşündürücü taraflarından birisi, insanlardan daha iyi oynayan köpeklerin bu filme nasıl adapte edildiği. filmin içerisinde geçen ve her durumda köpeklerin yaşadıkları çirkin olayları yüzümüze vuran, bu çirkin konulara değinilen bir filmde oynatılan köpekler inanılmaz eğitilmiş. öyle ki, hagen isimli köpeğin oyunculuğu hakkında bir yorum yapmak istesem gerçekten on üzerinden yedi üzerinde bir puan vermem gerekir. mimikleriyle, hareketleriyle resmen çaresiz bir köpeği canlandırmış. tabi bu kadar iyi bir eğitim akıllara filmlerde gördüğümüz o çirkin eğitim sahnelerini getiriyor. fakat ben filmde bu kadar vurgulanan ve bu kadar yüzümüze çarpan gerçekleri gören bir yönetmenin böylesine çirkin bir eğitim yolu seçmeyeceğini ve bu köpeklerin hiç bir türlü zarar görmediklerini düşünerek bu filmi izledim ve yorumluyorum.

birbirlerinden ayrı kaldıklarından itibaren iki farklı karakteri görüyoruz. başta da dediğim gibi, bu ayrı kalış sürecini lili ağır bir psikoloji ile kaldırmaya çalışıyor. kendisini evinden ve babasından uzaklaştırma yolunu seçiyor, kendisinin de bildiği, pek tekin olmayan partilere özellikle katılıyor. fakat içindeki o masumluk ve iyilik, lili ne kadar onları kapatmaya çalışsa da asla ortadan kaybolmuyor. hagen için durumlar farklı. kötü sahiplerden asla kurtulamayan hagen, kendisini bu kadar çok seven bir sahipten sonra büyük bir şok ile karşı karşıya geliyor. dövülüyor, kavga ettiriliyor, içine kin ve öfke giriyor. fakat aynı insanlarda olduğu gibi, hagen bu duyguların üstesinden gelemiyor ve artık içinde durdurulamaz bir öfke ile onun böyle olmasına sebep olan tüm insanlığa karşı öfkesini kusmak üzere zincirlerinden kurtuluyor.

hagen filmin sonlarında intikam almaya başladığı zaman, genelde sistem tarafından otomatikleştirilmiş insanlara saldırıyor. bu aslında biraz da hagen'ın sistem yüzünden tokat yediğini düşünmesiyle yorumlanabilir. para kazanma hırsından dolayı gözü bazı canları görmezden gelerek, onlara canlı değil de basit bir malmış gibi davranarak yükselmeye çalışanları toplumumuzun her kesiminde görüyoruz. hatta kısa zaman önce ülkemizde bir kediyi katleden genç bir üniversite öğrencisine malın bedelini öde, serbest kal şeklinde yaklaşan mahkemeyi hatırlayabiliriz. işte hagen, aslında zincirlerinden kurtulduğunda bu sisteme savaş açıyor. çetesiyle birlikte kendilerini bu hale getiren herkesten tek tek intikam alıyor.

yozlaşmanın ve sömürü sisteminin tek çözümünün eşitlik olduğunu ve bazen beyaz bir köpeğin, melez bir köpeğe yardım etmesiyle bu dünya'nın daha iyi bir yer olacağını anlamamız gerekiyor. film de bize aslında tam olarak 120 dakika boyunca bunu gösteriyor. eşit ve birlikte hareket eden bir topluluğun önünde, o topluluğun " tanrı " olarak adlandırdığı insanların bile duramayacağını görüyoruz. ta ki, böylesine intikam duygusuyla yola çıkan çete karşısında sevgi duygusunu görene kadar. en masum olan o duyguyu gören tüm köpekler, yine birlikte ve eşit şekilde sakinleşiyorlar. çünkü aslında içinde hiç birisinin kötülük olmadığını anlıyorlar. tek amaçları onları görmezden gelmeyen ve sevgi dolu bir dünya istemeleri. böyle bir dünya olmadığı için ölmek yerine de savaşmayı ve birbirlerini kollayarak, eşitlik içerisinde saldırmayı seçiyorlar.

film basit bir hayvan filmi değil. yüzlerce kez anlatılmaya çalışılan bir konu, farklı bir bakış açısı ve farklı bir canlı türü kullanılarak anlatılmaya çalışılmış bu sefer. ki bana göre, içlerinde bu farklılığı yakaladığından dolayı en güzel şekilde bize bu duyguları yaşatan film de white god olabilir. hagen ve lili'nin bu muhteşem hikayesini ve bir canlı türünün birlikte ve eşit olduktan sonra, tanrı olarak gördükleri sembolleri bile yenebileceğini kanıtlayan bir filmin hikayesi.